Kategori: Makaleler

KORONA VİRÜSÜNÜN SÖZLEŞMELERE ETKİSİ

Dünya Sağlık Örgütü tarafından Covid-19 olarak bilinen solunum yolu bulaşıcı hastalığı için pandemi ilan edilmiş olup, bu salgının önlenmesi kapsamında alınan tedbirler iş hayatını ve ekonomiyi de etkilemektedir. Buna göre, korona virüsünün sözleşmelere etkisini inceleyelim.

I. İŞ SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ

Öncelikle işverenlerin, TBK 417. maddesi ve İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli önlemleri almak, çalışanların işle ilgili sağlık ve güvenliğini sağlamak ve mesleki risklerin önlenmesi, eğitim ve bilgi verilmesi dâhil her türlü tedbirin alınması yükümlülükleri bulunmaktadır.

Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 2018/5018 E. 2019/2931 K. Sayılı 15.04.2019 tarihli kararında iş sebebiyle yurtdışına çıkan ve H1N1 (domuz gribi) kapan çalışan için bu hastalığın iş kazası olduğuna hükmetmiş ve işverenin sorumlu olduğuna karar vermiştir. Buna göre, aynı şekilde bu dönemde korona virüsü kapan işçiler için iş kazası olarak değerlendirilebileceği düşünülebilir.

İşverenlerin bu dönemde seçenekleri şu şekildedir;

A. Ücretli İzin Kullandırılması

4857 sayılı İş Kanunu’nun 53. Maddesi ve Yargıtay kararları gereği işçilerin yıllık izin hakkı varsa, bu hakkı kullandırmak işverenin yönetim hakkı kapsamındadır. Buna göre, şu dönemde yıllık izin hakkı olan çalışanların rızası aranmaksızın kullandırılabilecektir. Bu şekilde birikmiş izinler de eritilebilir.

B. Ücretsiz İzin Kullandırılması

Yıllık izin hakkı olmayan çalışanlar için ve işverenin tercih ettiği yöntem ücretsiz izin kullandırılması olsa da, ücretsiz izin için işçinin rızası aranacaktır. İşçiye yazılı olarak bu husus teklif edilmeli, 6 iş günü içerisinde yazılı olarak rızasını belirten işçiler için ücretsiz izin kullandırılması mümkün hale gelecektir. Aksi durumda mümkün değildir.

C. Telafi Çalışması

İş Kanunu’nun 64. maddesinde “Zorunlu nedenlerle işin durması, ulusal bayram ve genel tatillerden önce veya sonra işyerinin tatil edilmesi veya benzer nedenlerle işyerinde normal çalışma sürelerinin önemli ölçüde altında çalışılması veya tamamen tatil edilmesi ya da işçinin talebi ile kendisine izin verilmesi hallerinde, işveren iki ay içinde çalışılmayan süreler için telafi çalışması yaptırabilir.” şeklindedir. Buna göre telafi çalışması yapılabilmesi için zorunlu nedenle işin durması ilk koşul olup, salgın zorunlu neden olarak kabul edilecektir.

Diğer bir koşul ise, bu zorunlu durum nedeniyle normal çalışma süresi önemli ölçüde azalacak yahut tamamen tatil edilmesi gerekecektir. İşin üçte ikisinden daha az süre ile çalışmayı gerektirir hale geldiği net bir biçimde tespit edilebiliyorsa işveren olarak alınacak karar ile telafi çalışması yapılması mümkündür.

İşverenin yönetim hakkı kapsamında olan telafi çalışmasının hangi nedenle, ne zaman ne şekilde başlayacağı hususları işçiye bildirilmelidir. Zorunlu halin ortadan kalkmasından itibaren normalde en geç 2 aylık süre içerisinde yaptırılması gerekirken bu dönemde bu süre 4 aya çıkartılmıştır.

Telafi çalışmaları, günlük en çok çalışma süresi olan 11 saati aşmamak koşuluyla, günde 3 saatten fazla olmayacak şekilde yaptırılmalı ve tatil günlerinde telafi çalışması yaptırılmamalıdır. Bu uygulamada çalışılmayan sürede çalışanlara ücretlerinin ödenmeye devam edilmesi gerekiyor.

D. Uzaktan Çalışma

İş Kanunu’nun 14. maddesinde “Uzaktan çalışma; işçinin, işveren tarafından oluşturulan iş organizasyonu kapsamında iş görme edimini evinde ya da teknolojik iletişim araçları ile işyeri dışında yerine getirmesi esasına dayalı ve yazılı olarak kurulan iş ilişkisidir. Dördüncü fıkraya göre yapılacak iş sözleşmesinde; işin tanımı, yapılma şekli, işin süresi ve yeri, ücret ve ücretin ödenmesine ilişkin hususlar, işveren tarafından sağlanan ekipman ve bunların korunmasına ilişkin yükümlülükler, işverenin işçiyle iletişim kurması ile genel ve özel çalışma şartlarına ilişkin hükümler yer alır.” şeklinde olup, bir çok işveren bu dönemde uzaktan çalışma sistemini benimsemektedir.

İşçi ile anlaşmaya varılarak uzaktan çalışma mümkün olacaktır. İşverenin yükümlülükleri burada devam etmekte olup, işçiye çalışma şartları, iş organizasyonu, iş sağlığı ve güvenliği hususları açıkça belirtilmelidir. Ayrıca işveren evden/uzaktan çalışma halinde çalışanları ile sürekli irtibatlı olmasını istiyorsa bu durumda çalışanlara gerekli tüm materyalleri sağlamak zorundadır.

E. Zorlayıcı Sebep

İşçiyi işyerinde bir haftadan fazla süre ile çalışmaktan alıkoyan zorlayıcı bir sebebin ortaya çıkması hali zorlayıcı sebep olarak İş Kanunu’nda belirtilmiş olup, işçi ve işveren için fesih hakkı oluşturmaktadır. Ayrıca zorlayıcı sebep nedeniyle İş Kanunu m. 40 gereğince çalışamayan veya çalıştırılmayan işçiye bu bekleme süresi içinde bir haftaya kadar her gün için yarım ücret ödenir. Bir hafta sonunda işveren için ödeme yükümlülüğü ortadan kalkar. Bu süre sonunda iş akdini fesheden işçi kıdem tazminatına hak kazanır.

Bu bir haftalık süre içerisinde ücret ve prim yükümlülükleri işverene aittir. Kısa çalışma yapan işçinin çalışılmayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil günlerine ilişkin ücret ve kısa çalışma ödeneği miktarı, kısa çalışma yapılan süreyle orantılı olarak işveren ve Kurum tarafından ödenir.

F. Kısa Çalışma

İşsizlik Sigortası Kanunu gereğince kısa çalışma uygulaması; genel ekonomik, sektörel veya bölgesel bir kriz ya da zorlayıcı nedenlerle işyerinde çalışma süresinin önemli ölçüde azaltılması veya durdurulması halinde başvurulacak, istihdamın korunmasına yönelik bir uygulamadır. İŞKUR sitesinde yer alan formların doldurulmasıyla başvuru yapılabilir. Bu İŞKUR tarafından verilecek ödenek için çalışanın normal şartlar altında işsizlik ödeneği almaya hak kazanması koşullarını gerçekleştirmiş olmalıdır. Bu dönemde Cumhurbaşkanı kararıyla 600 günlük çalışma süresi 450 gün, 120 günde bir hizmet akdine bağlı olarak çalışması bulunma şartı ise 60 güne indirilmiş bulunmaktadır, bu şartları taşıyan işçiler için işverenler çalışma ödeneği talebinde bulunabilirler.

Koronavirüsten olumsuz etkilendiği gerekçesiyle kısa çalışma talep eden işveren; buna ilişkin kanıtlarla birlikte Kısa Çalışma Talep Formu ile kısa çalışma yaptırılacak işçilere ilişkin bilgileri içeren listeyi bağlı olduğu İŞKUR biriminin elektronik posta adresine, elektronik posta göndermek suretiyle kısa çalışmaya başvuru yapabilir.

Başvuruların işyerine gidilmeden de belge üzerinden hızlı bir şekilde sonuçlandırılabilmesi için koronavirüsten olumsuz etkilenildiğine dayanak teşkil eden belgelerin başvuruya eklenmesi önem taşımaktadır. Gerektiğinde işverenle irtibata geçilerek ilave belgeler talep edilebilecektir. İşverenlere başvurusunun alındığı yine aynı yolla en kısa sürede bildirilecek ve başvurular uygunluk tespiti amacıyla Rehberlik ve Teftiş Başkanlığına gönderilecektir.

1. Uygunluk Tespitine Yönelik Genel Bilgiler

Bakanlığımız Rehberlik ve Teftiş Başkanlığınca alınan kararlar uyarınca, Bakanlığımız İş Müfettişlerince Kurumumuz Yönetim Kurulunca alınan Covid-19 Sebebiyle Yapılacak Kısa Çalışma Uygulaması Kararı uyarınca yapılacak uygunluk tespiti incelemelerinde aşağıdaki hususlar dikkate alınacaktır;

Tüm incelemeler mahalline gidilmeksizin Rehberlik ve Teftiş Başkanlığında veya Grup Başkanlıklarında sadece ilgili başvuru evrakı ve ekleri üzerinden ve tespit tutanağı düzenlenmeksizin gerçekleştirilecektir.

İnceleme sürecinde başvuru evraklarında eksiklik olduğunun değerlendirilmesi halinde, ivedilikle işverenler ile irtibata geçilerek, söz konusu eksik evrakların elektronik ortamda intikal ettirilmesi istenecek ve inceleme evrak bazında ivedilikle tamamlanacaktır.

Cumhurbaşkanlığı, Bakanlıklar veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından faaliyeti durdurulan işyerleri ile ilgili olarak yapılan uygunluk tespiti incelemelerinde, işyerlerinin sadece bu kapsamda olup olmadığına ilişkin belgeler yeterli olacaktır.

İşverenlerin yönetimsel kararları çerçevesinde faaliyeti durdurulan veya azaltılan işyerleri ile ilgili olarak yapılan uygunluk tespiti incelemelerinde ise, durumu ortaya koyacak ilgili belgeler yeterli olacaktır.

Uygunluk tespitine ilişkin olarak Bakanlığımız İş Müfettişlerince rapor niteliğinde yazı düzenlenecektir. Söz konusu yazı ve ekleri, Kurumumuz İl Müdürlüklerine Kep adresi üzerinden elektronik ortamda gönderilecek olup ıslak imzalı hali ise işyerlerinin dosyasında muhafaza edilmek üzere bilahare gönderilecektir.

Cumhurbaşkanlığı, Bakanlıklar veya ilgili kamu kurum ve kuruluşları tarafından faaliyeti durdurulan işyerleri ile ilgili olarak yapılan uygunluk tespiti işlemi, Kanunda düzenlenen asgari ve azami süreler ile birlikte, idari tasarrufun süresi ile sınırlı olup idari tasarrufun sona ermesi ile kısa çalışma uygulaması da kendiliğinden sona ereceği dikkate alınmalıdır.

Uygunluk Tespiti Yapılması Amacıyla Talep Edilen ve İşveren veya Yasal Vekilince Onaylı Başlıca Bilgi ve Belgeler: (İşverenin tercihi doğrultusunda, başvuru esnasında gönderilebileceği/teslim edilebileceği gibi, uygunluk tespiti esnasında da Bakanlık İş Müfettişine gönderilebilir/teslim edilebilir. Başvuru esnasında belgelerin gönderilmesi/teslim edilmesi, sürecin etkin ve verimli işlemesini kolaylaştıracaktır.)

•İşverenin Kısa Çalışma Talebine İlişkin Gerekçeli ve Yazılı Beyanı,

•Ücret Bordroları,

•İşçi Ücretlerinin ve Bununla İlgili Sigorta Primi ve Vergi Kesintilerinin Ödendiğini Gösteren Kayıtlar, 

•Kısa Çalışma Uygulanan/Talep Edilen Döneme Ait Çalışma Sürelerini Gösteren ve İşçi İmzalarını İçeren Belgeler (Puantaj Kayıtları, İşçi Takibinin Yapıldığı Elektronik Dökümler vb.),

•Cari Yıl ve Bir Önceki Yıla Ait; Geçici Gelir Beyannameleri ile Tasdikli Mali Tabloların Kayıtları, Üretimde Meydana Gelen Artış ve Azalış Miktarlarını Gösteren Belgeler veya Aynı Döneme Ait Söz Konusu Bilgileri İçerir Nitelikte Düzenlenmiş Tasdikli Bir Mali Analiz Raporu,

•Alınan ve İptal Edilen Siparişlere ve Sözleşmelere İlişkin Belgeler,

•Varsa Faaliyetin Kısmen ya da Tamamen Durduğuna İlişkin Belgeler,

•Varsa İşyerindeki Toplu İş Sözleşmesi Tarafı Sendika ile Kısa Çalışma Uygulanmasına İlişkin Düzenlenmiş Protokol, 

•Varsa Yangın, Deprem, Sel, Su Baskını, Salgın Hastalıklar Gibi Mücbir Sebeplerin Varlığını Gösteren Belgeler,

•Varsa Konuya İlişkin Diğer Belgeler.

Genel ekonomik, sektörel, bölgesel kriz veya zorlayıcı sebeplerden dolayı işyerindeki çalışma süresinin önemli ölçüde azaldığı veya durduğu, İş Müfettişlerince yapılan uygunluk tespiti sonucu işverene, İŞKUR tarafından bildirilir. İşveren de durumu, işyerinde işçilerin görebileceği bir yerde ilan eder ve varsa toplu iş sözleşmesine taraf işçi sendikasına bildirir. İlan yoluyla işçilere duyuru yapılamadığı durumlarda, kısa çalışmaya tabi işçilere yazılı bildirim yapılır. Kısa çalışma talebi uygun bulunan işveren Kurumca bildirilen sürede Kısa Çalışma Bildirim Listesini güncelleyerek gönderir.

Koronavirüsten olumsuz etkilendiği gerekçesiyle kısa çalışma talep eden işverenlere başvurularının sonucu, elektronik posta yoluyla taleplerini gönderdikleri adrese yapılır. Talebi uygun bulunan işverenler, Kurumca bildirilen sürede Kısa Çalışma Bildirim Listesini güncelleyerek başvuru yaptıkları İŞKUR biriminin elektronik posta adresine gönderir.

2. Kısa Çalışma Ödeneği Süresi, Miktarı ve Ödenmesi

Günlük kısa çalışma ödeneği; sigortalının son on iki aylık prime esas kazançları dikkate alınarak hesaplanan günlük ortalama brüt kazancının % 60’ıdır. Bu şekilde hesaplanan kısa çalışma ödeneği miktarı, aylık asgari ücretin brüt tutarının % 150’sini geçemez. Ödenek için 4.380,99-TL azami miktar olup, asgari ücretle çalışan sigortalılar için ise 1.752,40-TL olacaktır.

Kısa çalışma ödeneği, işyerinde uygulanan haftalık çalışma süresini tamamlayacak şekilde çalışılmayan süreler için, işçinin kendisine ve aylık olarak her ayın beşinde ödenir. Ödemeler PTT Bank aracılığı ile yapılmaktadır. Ödeme tarihini öne çekmeye Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı yetkilidir.

Kısa çalışmanın günlük, haftalık veya aylık çalışma süresi içerisinde yapılacağı zaman aralığı işyerinin gelenekleri ve işin niteliği dikkate alınarak işverence belirlenir.

Kısa çalışma yapılan süreler için, kısa çalışmaya tabi tutulan işçiler adına SGK Aylık Prim ve Hizmet Belgesi ile eksik gün gerekçesi “18-Kısa Çalışma Ödeneği” olarak bildirilir.

Kısa çalışma ödeneğinin süresi üç ayı aşmamak kaydıyla kısa çalışma süresi kadardır.

Zorlayıcı sebeplerle işyerinde kısa çalışma yapılması halinde, ödemeler 4857 sayılı Kanunun 24 üncü maddesinin (III) numaralı bendinde ve 40 ıncı maddesinde öngörülen bir haftalık süreden sonra başlar. Bu bir haftalık süre içerisinde ücret ve prim yükümlülükleri işverene aittir.

Kısa çalışma yapan işçinin çalışılmayan hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil günlerine ilişkin ücret ve kısa çalışma ödeneği miktarı, kısa çalışma yapılan süreyle orantılı olarak işveren ve Kurum tarafından ödenir.

İşverenin hatalı bilgi ve belge vermesi nedeniyle yapılan fazla ödemeler, yasal faizi ile birlikte işverenden, işçinin kusurundan kaynaklanan fazla ödemeler ise yasal faizi ile birlikte işçiden tahsil edilir.

İşçinin kısa çalışma ödeneği aldığı süre için genel sağlık sigortası primleri ödenmektedir. Söz konusu dönemde kısa ve uzun vadeli sigorta primleri aktarılmaz.

İşverenin, kısa çalışma uygulaması devam ederken, normal faaliyetine başlamaya karar vermesi halinde durumu Kurum birimine, varsa toplu iş sözleşmesi tarafı işçi sendikasına ve işçilere altı işgünü önce yazılı olarak bildirmesi zorunludur. Bildirimde belirtilen tarih itibariyle kısa çalışma sona erer. Geç bildirimlere ilişkin oluşan yersiz ödemeler yasal faizi ile birlikte işverenden tahsil edilir.

3. Kısa Çalışma Ödeneğinin Kesilmesi

Kısa çalışma ödeneği alanların işe girmesi, yaşlılık aylığı almaya başlaması, herhangi bir sebeple silah altına alınması, herhangi bir kanundan doğan çalışma ödevi nedeniyle işinden ayrılması hallerinde veya geçici iş göremezlik ödeneğinin başlaması durumunda geçici iş göremezlik ödeneğine konu olan sağlık raporunun başladığı tarih itibariyle kısa çalışma ödeneği kesilir.

Kısa çalışma yapan işveren, işçilerin çalışma sürelerine ilişkin kayıtları tutmak ve istenilmesi halinde ibraz etmek zorundadır.

II. SÖZLEŞMESEL İLİŞKİLERE ETKİSİ

6098 sayılı Borçlar Kanununda, hangi olayların mücbir sebep sayılacağı belirtilmemiş olup, taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen hallerdir. Bu durumda küresel salgın taraflarca öngörülemeyecek beklenmeyen bir hal olarak mücbir sebep kabul etmek gerekir. Mücbir sebepler sözleşme serbestisine açık olup, sözleşmede belirlenen ve sınırlandırılan sebeplerle taraflar bağlıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 27.06.2018 tarih, 2017/11-90 E. ve 2018/1259 K. sayılı ilamında; “Mücbir sebep, sorumlu veya borçlunun faaliyet ve işletmesi dışında meydana gelen, genel bir davranış normunun veya borcun ihlâline mutlak ve kaçınılmaz bir şekilde yol açan, öngörülmesi ve karşı konulması mümkün olmayan olağanüstü bir olaydır. Deprem, sel, yangın, salgın hastalık gibi doğal afetler mücbir sebep sayılır.” şeklinde ifade edilerek, salgın hastalığın mücbir sebep olarak nitelendirilebilmesi, ifa imkânsızlığına sebebiyet vermesi koşuluna bağlanmıştır.

Türk Borçlar Kanunu’nun 136. maddesi; “Borcun ifası borçlunun sorumlu tutulamayacağı sebeplerle imkânsızlaşırsa, borç sona erer. Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde imkânsızlık sebebiyle borçtan kurtulan borçlu, karşı taraftan almış olduğu edimi sebepsiz zenginleşme hükümleri uyarınca geri vermekle yükümlü olup, henüz kendisine ifa edilmemiş olan edimi isteme hakkını kaybeder. Kanun veya sözleşmeyle borcun ifasından önce doğan hasarın alacaklıya yükletilmiş olduğu durumlar, bu hükmün dışındadır. Borçlu ifanın imkânsızlaştığını alacaklıya gecikmeksizin bildirmez ve zararın artmaması için gerekli önlemleri almazsa, bundan doğan zararları gidermekle yükümlüdür.” şeklinde ifa imkansızlığını düzenlemiştir.

 Örneğin koronavirüs salgını sebebiyle taraflardan biri nezdinde ortaya çıkan durum geçici ise, tarafların edimlerin ifasının ertelenmesi konusunda iradelerinin var olduğunun varsayıldığı hallerde edimlerin ifasının, imkânsızlığın ortadan kalkmasına kadar erteleneceği kabul edilmelidir. Bu durumda, borçlu olarak borcunu yerine getiremeyeceğini ve buna yönelik tedbir varsa derhal alacaklı tarafa bildirilmelidir.

Salgın nedeniyle taraflar da sözleşmenin yerine getirilmesinde aşırı ifa güçlüğü de yaratabilir. TBK m.138 Aşırı ifa güçlüğü “Sözleşmenin yapıldığı sırada taraflarca öngörülmeyen ve öngörülmesi de beklenmeyen olağanüstü bir durum, borçludan kaynaklanmayan bir sebeple ortaya çıkar ve sözleşmenin yapıldığı sırada mevcut olguları, kendisinden ifanın istenmesini dürüstlük kurallarına aykırı düşecek derecede borçlu aleyhine değiştirir ve borçlu da borcunu henüz ifa etmemiş veya ifanın aşırı ölçüde güçleşmesinden doğan haklarını saklı tutarak ifa etmiş olursa borçlu, hâkimden sözleşmenin yeni koşullara uyarlanmasını isteme, bu mümkün olmadığı takdirde sözleşmeden dönme hakkına sahiptir. Sürekli edimli sözleşmelerde borçlu, kural olarak dönme hakkının yerine fesih hakkını kullanır. Bu madde hükmü yabancı para borçlarında da uygulanır.” şeklindedir. Buna göre, taraflar aşırı ifa güçlüğü durumuna düşerse,

  • Sözleşmenin yeni koşullara göre uyarlanmasını veya,
  • Sözleşmenin feshedilmesi talep edilebilecektir.

Tüm bunlara göre, sözleşmeleri devam eden taraflar için salgının sözleşmelerin yürürlüğe etkisi incelenerek, sözleşme ifa edilemeyecekse yahut güçlüğe düşülecekse karşı tarafa yazılı olarak durum bildirilmeli, uzlaşma sağlanmaya çalışılmalıdır. Uzlaşma mümkün değilse de, dava açarak sözleşmenin yeni koşullara uyarlanması talep edilebilir.

III. KİRA SÖZLEŞMELERİNE ETKİSİ

Salgın nedeniyle birçok iş yerinin idari kararla geçici olarak kapatılması sonucunda faaliyetleri durduruldu. Bu karar neticesinde kapanan iş yerleri kiralananı kullanamamakta olup, geçici imkansızlık söz konusudur. Ayrıca, TBK m. 301 hükmüne göre “…sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli bir durumda teslim etmek ve sözleşme süresince bu durumda bulundurmakla yükümlüdür.” şeklinde olup, kiraya veren idari karar gereğince kiralananı amacına uygun bulunduramayacaktır.

Buradaki imkansızlık sonucu, imkansızlık giderilinceye kadar kiracının kira bedeli ödeme borcu olmayacaktır. Keza, bu durumun ortaya çıkmasında ne kiraya verenin ne kiracının kusuru bulunmaktadır.

Alınan tedbirlerle faaliyeti kısıtlanan işyerleri, özellikle restaurantlar için TBK m.307 gereği kira bedelinin indirilmesini talep etme mümkündür. Ancak uzlaşma olmayan durumlarda, mahkemede işyerinin uğradığı zararı kanıtlamak gerekecektir.

Kullanımı devam eden iş yerleri için ise indirim talep etme imkanı olmadığı gibi, kira ödeme borcu da devam edecektir.

Koronavirüsü tedbirleri kapsamında kira sözleşmelerine de geçici madde olarak, 01/03/2020 tarihinden 30/06/2020 tarihine kadar işleyecek işyeri kira bedellerinin ödenmemesi kira sözleşmesinin feshi ve tahliye sebebi oluşturmayacaktır.

IV. ÇEK İBRAZ SÜRELERİNE ETKİSİ

Türk Ticaret Kanunu’nun 811. maddesi mücbir sebepleri düzenlemiş olup, ilgili madde hükmü şu şekildedir;

MADDE 811– (1) Kanunen belirli olan süreler içinde çekin ibrazı veya protesto edilmesi veya buna denk bir belirlemenin yapılması, bir devletin mevzuatı veya herhangi bir mücbir sebep gibi aşılması imkânsız bir engel nedeniyle gerçekleştirilememişse, bu işlemler için belirli olan süreler uzar.

(2) Hamil, mücbir sebebi gecikmeksizin kendi cirantasına ihbar etmeye ve bu ihbarı çeke veya alonja kaydedip, bunun altına, yerini ve tarihini yazarak imzalamakla zorunludur. 723 üncü madde hükümleri burada da uygulanır.

(3) Mücbir sebebin ortadan kalkmasından sonra hamil, çeki gecikmeksizin ödeme amacıyla ibraz etmek ve gereğinde protesto veya buna eş değerde bir belirlemeyi yaptırmak zorundadır.

(4) Mücbir sebep, ibraz süresinin bitiminden önce olmak şartıyla, hamilin bu sebebi kendinden önce gelen borçluya ihbar ettiği günden itibaren onbeş günden fazla devam ederse, çekin ibrazına ve protesto çekilmesine veya buna eş değerde bir belirlemeye gerek kalmaksızın başvurma hakkı kullanılabilir.

(5) Hamilin veya çeki ibraz etmekle, protesto çekmekle ya da aynı nitelikte bir belirlemeyi yaptırmakla görevlendirdiği kişinin, sadece kendileriyle ilgili olgular mücbir sebep sayılmaz.

Buna göre, genelge ile sokağa çıkma yasağı olan hamiller için mücbir sebep gerçekleşmekte bu sebeple çek ibraz süreleri de uzamaktadır. Bu hususu, hamil gecikmeksizin cirantasına noter kanalı ile ihbar etmeye zorunludur. İhbarı kendisi yapamayacağı için ya avukat aracılığıyla yahut noterler ile irtibata geçerek evden keşidesi ile ancak mümkündür.

Mücbir sebebin sona ermesini müteakip gecikmeksizin çek ibrazı, protesto vb. işlemler derhal yapılmalıdır.

TTK/811-4 uyarınca, mücbir sebebin ibraz süresi bitimi önce gerçekleşmesi ve hamilin bu durumu kendinden önce gelen hamile ikinci fıkraya uygun olarak bildirmesi ve durumu çek üzerine not etmesi üzerine, mücbir sebep ihbar tarihinden itibaren 15 günden fazla devam ederse artık hamil üçüncü fıkrada yer alan çek ibraz, protesto ve eşdeğer belirleme yapmaksızın çekten kaynaklı başvurma hakkını doğrudan kullanabilecektir.

Son fıkrada ise, hamilin görevlendirdiği kişilerin kendileriyle oluşan durumlar mücbir sebep olarak kabul edilmeyeceği açıkça hüküm altına alınmıştır.

Karşılıksız çek nedeniyle mahkum olanların infazı ise 7226 sayılı Kanunla birlikte durdurulmuş olup, hükümlü borcun onda birini en geç üç ay içerisinde ödemek ve kalan kısmını ise ikişer ay arayla 15 taksit şeklinde ödenmesi şeklinde kolaylık getirilmiştir. Bu ödemelerin yapılmaması durumunda infaza devam olunur.

V. ALINAN İDARİ TEDBİRLER

Salgın nedeniyle şu aşamada yapılacak tutuklu ve ivedi işler hariç duruşmalar 30 Nisan 2020 tarihine kadar ertelenmiştir. Ayrıca, dava açma, icra takibi başlatma, başvuru, şikâyet, itiraz, ihtar, bildirim, ibraz ve zamanaşımı süreleri, hak düşürücü süreler ve zorunlu idari başvuru süreleri de dâhil olmak üzere bir hakkın doğumu, kullanımı veya sona ermesine ilişkin tüm süreler 13.03.2020 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 30.04.2020 tarihine kadar durdurulmuştur.

Nafaka takipleri hariç, tüm icra takipleri 30.04.2020 tarihine kadar durdurulmuştur. Bu kapsamda icra takiplerinde daha öncesinden gönderilen maaş haciz müzekkereleri gereğince çalışanların maaşlarından kesinti yapılmaya devam edecek olup, kesintiye uğramayacaktır. Ancak yeni maaş haczi uygulaması yapılamayacaktır.

Son olarak, salgın sürecinde tutuklu ve bazı hükümlülerin cezaevlerinden tahliyesine ilişkin gerekli düzenlemeler yapılması için çalışmalar devam etmekte olup, infaz yasası çıkması beklenmektedir.

Tüm bunlara istinaden ayrıca bilgi almak isterseniz telefon veya e-mail yoluyla danışabilirsiniz.

Salgının bir an önce sona ermesi ümidiyle

Sağlıklı günler dileriz.

Av. İrem GÜRBÜZ EREL

HASTALIK VE SAĞLIK SİGORTACISININ AYDINLATMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ

AYDINLATMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ

Sigorta sözleşmesi her iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerden olup, sigorta ilişkisinde bir yandan sigorta ettiren hak ve borçlar edinirken, diğer yandan sigortacı bazı hak ve borçlara sahip olmaktadır. Sözleşmenin karşılıklı olması sonucunda sigortacının borçları, sigortalının hakları olmaktadır[1]. Sigortacının borçları arasında olan aydınlatma yükümlülüğü aynı zamanda sigorta ettirenin hakları arasındadır.

Aydınlatma yükümlülüğü ilk olarak 14.06.2007 tarihinde yayınlanan 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nun m. 11/3 hükmüyle getirilmiş olup, bu yükümlülüğün kapsamının yönetmelikle düzenleneceği öngörülmüştür.

Bu kapsamda 28.11.2006 tarih ve 26360 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış ancak yürürlüğe girmeden Sigortacılık Kanunu’nun atfıyla hazırlanmış olan 28.10.2007 tarih ve 26684 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak 01.03.2008 tarihinde yürürlüğe girmiş ve Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik (SSBİY) ile aydınlatma yükümlüğünün şekli, zamanı, tarafları hakkında kapsamlı şekilde açıklanmıştır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda aydınlatma yükümlülüğü yer almasa da, 2011 yılında yürürlüğe giren 6102 sayılı TTK’nın 1423. Maddesinde bu husus düzenlenmiştir. Söz konusu maddenin gerekçesinde sigorta sözleşmesinin görüşülme aşamasında, tarafların dürüstlük kuralına uygun olarak kendisinden beklenen özeni göstermek zorunda olduğu ve buna dayanarak aydınlatma ve bilgi verme yükümlülüğünün doğacağı belirtilmiştir. Hükmün ilk fıkrasında aydınlatmanın ne şekilde olacağı, ikinci fıkrasında aydınlatma açıklamasının yapılmaması halinde hukuki sonucu, son fıkrada ise tüm sigortacılar için Hazine Müsteşarlığı tarafından yükümlülüğün şekli ve içeriğinin belirleneceği düzenlenmiştir.

Her ne kadar TTK’da aydınlatma yükümlülüğü adıyla düzenlenmişse de, yönetmelikte Alman mevzuatından esinlenerek ‘bilgilendirme’ yükümlülüğü olarak anılmıştır, çalışmamızın devamında her iki kavramı da kullanacağız. Tüm bu mevzuat kapsamında aydınlatma yükümlülüğünü ayrıntılı şekilde açıklamaya çalışacağız.

YÜKÜMLÜLÜĞÜN İHDAS SEBEPLERİ

Genel itibariyle, sözleşmelerde zayıf tarafı korumak amacıyla düzenlemeler yapılmakta olup, iş sözleşmelerinde işçiyi, tüketici sözleşmelerinde tüketiciyi, sigorta sözleşmelerinde de sigorta şirketleri karşısında sigortalıyı korumak ve sözleşmede tarafların güç dengesini kurmak amacıyla sigorta ettirene yükümlülükler getirilmiştir.

Sigorta ettirenin aydınlatılmasının sebeplerini ekonomik, sosyal ve hukuki olarak üç ana bölüme ayırmış[2] ve ekonomik sebepler içerisinde sigorta pazarında ürün çeşitliliği sayılmış ve serbest piyasa kapsamında sigorta şirketlerinin rekabet ortamında öne çıkabilmek için rizikoların genişletilmesi, prim indirimi gibi uygulamalar ile farklı sigorta ürünleri hazırlamakta ve bu ürünler içerisinde sigortalıyı en iyi şekilde koruyacak sigorta hakkında bilgilendirilmesi gerektiğinden bahsedilmiştir. Sigortanın somut, maddi bir varlığı bulunmayan soyut bir hukuki ürün olması sebebiyle, sigortalının deneme imkanı bulunmamakta, ancak yazılı şekilde bilgilendirme ile somutlaştırılabileceğinden bu husus da ekonomik sebepler içerisinde bulunmaktadır. Ayrıca, hizmet edimi karakteri, sigorta ilişkisinin sürekliliği ve seri şekilde üretilmesi de aydınlatma yükümlülüğünün getirilmesinde ekonomik sebepler içerisindedir.

Sosyal sebeplere gelirsek, daha önce de belirttiğimiz gibi, sözleşmede zayıf tarafı korumak amacı ile tüketici veyahut her zaman tüketici vasfını taşımayan sigortalıyı korumak ve daha geniş kapsamda ise sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesi amacı yatmaktadır.

Son olarak hukuki sebepler ise, sözleşme taraflarının rasyonel karar almasını sağlamak ve sözleşme özgürlüğünün gerçekleşmesine katkıda bulunmak sayılabilir.

Bu sebepler de göz önünde bulundurularak, sigorta sözleşmesinin kendine has ve çok kapsamlı olduğu ve buna dayalı olarak sigortalının sözleşmenin şartlarını anlayabileceği şekilde olmadığı açıktır. Aydınlatma yükümlülüğü bu doğrultuda, sözleşmenin neleri kapsadığını, içeriğini, faydaları ve borçlarını sigortalıya göstererek, sözleşmenin bilinçli bir şekilde kurulmasını sağlamaktadır.

YÜKÜMLÜLÜĞÜN TARAFLARI

Aydınlatmanın yükümlüsü sigorta şirketi veya onun adına işlem yapmaya yetkili sigorta acentesidir. (TTK m.1423/1, Sig. K. m. 11/3, SSBİY m. 6/1) Sigorta şirketi, sözleşmede riski taşıyan ve gerçekleşmesi halinde zararı ödeyecek taraf olarak sigorta kapsamı hakkında bilgiye sahip taraftır ve karşısındaki sigorta ettireni de bilgilendirmekle bizzat yükümlüdür.

Sig. Kanunu m.2/b fıkrasında sigorta aracılarının sigorta acentesi ve brokeri olduğu belirtilmiş, aydınlatma yükümlüsü kişilerdir. Sigorta acentesi, TTK m.102’den farklı olmamak üzere, Sigortacılık K. m.2/m fıkrasında ‘Ticarî mümessil, ticarî vekil, satış memuru veya müstahdem gibi tâbi bir sıfatı olmaksızın bir sözleşmeye dayanarak muayyen bir yer veya bölge içinde daimî bir surette sigorta şirketlerinin nam ve hesabına sigorta sözleşmelerine aracılık etmeyi veya bunları sigorta şirketleri adına yapmayı meslek edinen, sözleşmenin akdinden önce hazırlık çalışmalarını yürüten ve sözleşmenin uygulanması ile tazminatın ödenmesinde yardımcı olan kişiyi,’ şeklinde tanımlanmıştır. Buna göre ifa yardımcısı olarak sigorta acentesi aracı veya sözleşme yapmaya yetkili olarak sigorta ettireni aydınlatmakla yükümlüdür. Uygulamada, bizzat ruhsat ve izin sahibi sigorta şirketi ile muhatap olmak mümkün olmadığından, bunun yerine acenteler, sigortalıyı sigorta şirketi adına aydınlatmakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesinde sigorta acentesinin eksik veya hatalı bilgilendirmesi sonucu sigortacı sorumluluktan kaçınamamaktadır. Hatta, bu tip acentenin hatalı işlemlerinden kaynaklanacak sorumluluğunu güvence altına almak için mesleki sorumluluk sigortası yaptırması zorunlu tutulmuştur. (Sigorta Acenteleri Yön. M.7)

Sigorta brokeri ise, sigortalıyı temsil etmekle yükümlü olan bağımsız tacir yardımcısıdır[3]. Sigortacı tarafından brokere bilgilendirme yapılacaksa bu bilgilendirmeyi sigortalıya iletmekle yükümlüdür[4]. Ancak söz konusu bilgilendirme yükümlülüğü ne Sigorta Kanunu’nda ne de yönetmelikte getirilmese de, ancak sigortalı ile aralarındaki vekalet ilişkisi gereği olarak yapılacaktır. Ayrıca sigorta brokeri, sigorta ettiren adına sözleşmeyi imzalamaya yetkili olduğu düşünülürse, bilgilendirmenin temsilciye yapılması da borcun ifası için yeterli olacaktır[5].

Sigorta ettirenin aksine sigorta brokeri sigorta konusunda kapsamlı bilgiye sahip uzman kişi olduğundan bilgilendirme yükümlülüğünden istisna tutulabilirdi[6] ancak mevzuatta böyle bir düzenleme bulunmamaktadır.

Sigortacı, sigorta himayesinden faydalanacak sigorta ettiren ve talep halinde diğer sigorta korumasından faydalanacak kişilere, yani sigortalı ve lehdara karşı da yükümlülüğü yerine getirmek zorundadır. (SSBİY m.6/2)

Ayrıntılı olarak açıklamak gerekirse, sigorta ettiren sigorta sözleşmesini bizzat akdedecek taraf olup, gerçek ya da tüzel kişi olması yükümlülüğün yerine getirilmesi açısından farklılık yaratmamaktadır. Sigortacıların tüm tüketicilere karşı eşit şekilde davranması, tüzel kişilerin tacir sıfatını haiz olmaları halinde, yükümlülükten istisna tutulmalarının genel hükümlere aykırılık arz edeceği ve bu hususun yargılama sürecinde tazminatın tenkis edilmesi suretiyle telafi edileceği düşüncesiyle böyle bir istisnanın olmayacağı vurgulanmıştır[7]. Ancak konumuz olan hastalık ve sağlık sigortasında sigorta ettiren veya sigortalının tüzel kişi olma imkanı bulunmadığından, tüm gerçek kişilere karşı bilgilendirme yapılması gerekmektedir.

Sigortalı ise, hastalık risklerine karşı güvence altına alınan kimsedir. Sigortalının sözleşmeye muvafakati aranmamaktadır. Dolayısıyla, kendisinden habersiz şekilde sigorta sözleşmesi akdedilebilecektir, bunun sonucu olarak da sigortalı ancak haberdar olduğu takdirde bilgilendirme talep ederse işbu yükümlülük doğacaktır.

Lehine sigorta yapılan şahıs veya sigortadan faydalanacak şahıs lehdardır[8]. Lehdar ile sigortalı aynı kişi de olabilmektedir ve yine talep halinde bilgilendirme yükümlülüğünün muhatabı olacaktır. Ancak lehdarın sözleşme kurulduktan sonra da tayin edilmesi mümkün olduğundan, sözleşme öncesi bilgilendirme mümkün olamayacaktır, sözleşme devamı süresince aydınlatılabilecektir.

Grup sigortalarında da (en az on kişiden oluşan ve tek bir sözleşme ile kapsama alınan) yükümlülük sadece sigorta verene karşıdır. Keza, sözleşmenin yükümlülüklerini üstlenen bir sigorta ettirenin olmasına karşın çok sayıda sigortalı olan grup sigortasında aydınlatma yükümlülüğünün de sigorta ettirene karşı yapılması yeterli görülmüştür[9].

YÜKÜMLÜLÜĞÜN İFA ZAMANI

Bilgilendirme yükümlülüğü, sigorta sözleşmesinin kurulmasından önce başlar ve sözleşmenin geçerli olduğu süre içinde de devam eder. (SSBİY m.5/2) Aynı doğrultuda TTK m.1423/1 hükmünde de sigortacının sözleşmenin kurulmasından önce ve sözleşme süresince sigorta ilişkisi bakımından önemli sayılabilecek olayları ve gelişmeleri bildirmekle yükümlü olduğu belirtilmiştir.

Aydınlatma yükümlülüğün ifa zamanı, yükümlülüğün içerik ve kapsamı ile ihlali halinde ortaya çıkan sonuçlar açısından farklılıklar içermektedir. Sözleşme öncesi aydınlatma yükümlülüğünün temeli, dürüstlük kuralına dayanırken, sözleşme süresince sözleşme ilişkisine dayanmaktadır. İhlali halinde ise, sözleşmenin geçerliliğini etkiler iken, sözleşme süresince yükümlülüğün ihlalinde, sözleşmeden rücu veya sözleşmeyi feshetme hakkı doğurur[10]. Birazdan inceleyeceğimiz üzere, sözleşme kurulması aşamasında sözleşme hakkında bilgi verilip, yönlendirme yapılırken, sözleşme kurulduktan sonraki yükümlülükte sözleşme hakkındaki gelişmeler, değişiklikler ve sonuçları ile ilgili bilgi aktarılmaktadır. Buna göre yükümlülüğün ifa zamanını sözleşme kurulma zamanı ve sözleşme süresince olarak iki ana bölümde inceleyeceğiz.

Tarafların sözleşmeyi akdetmek istemeleri için yapılan müzakerelerden, sözleşme kuruluncaya dek, sigortacının aydınlatma yükümlülüğü bulunmaktadır. SSBİY’nde bu husus ayrı incelenmiş ve sözleşme müzakeresi ve kurulması sırasındaki bilgilendirmenin ‘Bilgilendirme Formu’ ile yapılacağı şeklinde düzenlenmiştir.

Bilgilendirme Formu, “Yapılacak sözleşme ile ilgili tüketici aleyhine var olan bilgi asimetrisinin giderilmesini amaçlayan ve Medeni Kanunun 2’nci maddesinde öngörülen “objektif iyi niyet” kuralının, sigorta sözleşmesinin “azami iyi niyet” akdi olmasının ve genel hukuk ilkelerinin doğal bir sonucu olarak halihazırda var olan bir yükümlülüğün sigorta sözleşmelerine özgü bir şekilde standartlaştırılmasından ibarettir” şeklinde tanımlanmaktadır (2008/12 Sayılı Genelge, m. 1.2).

Bilgilendirme formunun içeriği, Müsteşarlıkça genelgeler yayınlamak suretiyle belirlenmektedir. Ancak asgari içerik SSBİY m.8/2’de şu şekilde belirtilmiştir;

a) Sigortacı ile acenteye ilişkin unvan ve iletişim bilgilerini,

b) Akdedilecek sözleşmeye ilişkin genel uyarıları,

c) Sözleşme ile verilen teminatları,

ç) Sigorta teminatının istisnaları ile her bir sigorta türü için teminat kapsamı dışında olup da, poliçede ayrıca belirtilmesi kaydıyla ek sözleşme ile teminat kapsamına alınabilecek kıymetleri, rizikoları veya sözleşmeye eklenebilecek özel hükümler ve klozlara ilişkin bilgileri,

d) Tazminata ilişkin genel bilgiler ile tazminat ödeme kurallarını,

e) Şikayet ve bilgi talepleri ile tahkim üyeliğine ilişkin bilgileri, içerecek şekilde hazırlanmalıdır.

Müsteşarlık tarafından hayat ve zarar sigortaları için ayrı bilgilendirme formları düzenlemiş, Bunun dışındaki sigorta türleri bakımından ise herhangi bir form mevcut değildir. Çalışmamızın ekinde bilgilendirme formu örneği gösterilecektir. Bilgilendirme formunun bir örneği, mutlaka imza karşılığı sözleşmeye taraf olmak isteyen kişilere verilir. Bilgilendirme formunun kullanılması yanı sıra, uygun sözleşme için gerekli tavsiyelerde de bulunulur. Yazılı olarak yapılması sigortacının yükümlülüğü ifa etmiş olduğunun ispatı için şarttır.

Sağlık sigortalarında sıklıkla karşımıza çıkan bilgilendirme eksikliği, anlaşmalı kurumlar ve teminat kapsamı dahilinde olan işlemler olmaktadır. Sigorta ettiren, riziko gerçekleştiğinde hastaneye gittiğinde teminat kapsamında olmadığını öğrenerek, sigortacının kendisini yeterince aydınlatmadığını görmektedir.

Sözleşme kurulduktan sonra bilgilendirme yükümlülüğünün kapsamını, SSBİY m. 10 ile TTK m.1423/1’de aynı şekilde sözleşme süresince sigorta ilişkisi bakımından önemli sayılabilecek olayları, sigorta sözleşmesinden yararlanacak kimselerin hak, borç ve yükümlülüklerini doğrudan etkileyebilecek nitelikteki her türlü değişiklik ve gelişmeyi bildirmek gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca, yönetmelik tek tek sayma suretiyle, sözleşmeye konu sigortaya ilişkin mevzuatta meydana gelen değişiklikler başta olmak üzere; iflâs veya tasfiyesini, ilgili branşlarda yapılan ruhsat iptallerini, tüm branşlarda sözleşme yapma yetkisinin kaldırıldığını bildirmenin gerektiğini ve tüm bu hususların ise en geç 10 iş günü içinde bildirilmesi gerektiği düzenlenmiştir.

Bu hususlar dışında, sigorta ettiren veya sözleşmeden menfaat sağlayan herkes, sigortacıya, sözleşmeye ilişkin her türlü bilgi talebi ile şikayetleri yazılı veya elektronik iletişim araçları ile iletebilir, sigortacı ise bu talepleri kendisine ulaşmasından itibaren 15 iş günü içinde cevaplandırmakla yükümlüdür. (SSBİY m.12) Bu düzenleme ile, sigorta ettiren korunarak, sözleşme süresince de aydınlatılması amacıyla sigortacıya ek yükümlülük getirilmiştir.

YÜKÜMLÜLÜĞÜN ŞEKLİ

Bilgilendirme yükümlülüğü, sigortacı tarafından sigorta ettiren ve sigorta sözleşmesine taraf olmak isteyen kişilere karşı sözlü ve yazılı olarak yerine getirilir. Bilgilendirmenin yazılı yapılması esastır. (SSBİY m.5/1)

TTK m.1423/1 hükmünde ise açıkça bilgilendirmenin yazılı olarak yapılacağı düzenlenmiştir. Ayrıca, yine aynı maddenin 3. Fıkrasında Avrupa Birliği düzenlemelerini dikkate alarak şeklini Hazine Müsteşarlığı’nın belirleyeceği de yazılmıştır.

Ancak teknolojinin gelişmesi ve uzaktan pazarlamanın yaygın olduğu sigortacılık faaliyetleri için yazılı olarak bilgilendirmenin yapılamayacağı durumlarda, telefon veya çağrı merkezi ile bilgilendirmenin kayıt altına alınmış olması ve sigortacı tarafından ispatı şartı aranmıştır. (SSBİY m.11/2)

Sözleşmenin yürürlükte olduğu süre için ise taahhütlü mektup, faks, elektronik posta ve elektronik imza ile bu yükümlülüğünü sigortacı yerine getirebilmektedir. (SSBİY m.11/1)

Yazılı bilgilendirme yapılamayan durumlar için bilgilendirmenin yapıldığının ispatı sigortacıya ait olmak üzere, Müsteşarlık tarafından uygun görülecek şekilde basın ve yayın kuruluşları ile de yapılabilmektedir. (SSBİY m.11/3)

Bilgilendirmenin yazılı şekil istisnası, tüketicilerin doğru şekilde bilgilendirilmesinin asıl amaç olması[11] ve teknolojinin gelişmesine ayak uydurulmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır.

Sigorta Tahkim Heyeti, sigortacı her ne kadar sözlü olarak bilgilendirme yapmış olduğunu iddia etse de, bilgilendirme yapıldığına ilişkin yazılı ve imzalı form sunulamadığından, sigorta ettirenin bilgilendirilmediği ve bu yükümlülüğün ihlali ile uğradığı zararın tazmin edilmesi gerektiğine karar vermiştir[12]. İspat yükünün sigortacıda olduğu gözetilmiş ve bilgilendirmenin hem sözlü hem de yazılı olarak yapılması gerektiği vurgulanmıştır.

KAMUOYUNUN BİLGİLENDİRİLMESİ

Yönetmelik m.13 ile, sigortacıya bir ek yükümlülük olarak mevzuat değişiklikleri ile gelişmelerden haberdar etmek amacıyla sigortacıya internet sitesi kurma zorunluluğu getirilmiştir.

Sigortacı, bilgilendirme faaliyetinin etkin olarak yürütülebilmesi ve ilgililerin ihtiyaç duyacakları bilgiye en kısa ve kolay yoldan ulaşabilmesi amacıyla, aşağıdaki bilgi veya belgelerin yer alacağı sayfa ve formları kolaylıkla okunabilir bir puntoda, ayrı ayrı ve ana sayfadan doğrudan bağlantı vermek suretiyle oluşturarak kurumsal internet sitesi aracılığıyla kamuoyunun bilgisine sunar.

a) Sigortacıya ilişkin genel bilgiler başta olmak üzere sigortacının ortaklık yapısı, idari yapısı ve sermayesine ilişkin bilgiler,

b) Faaliyet gösterilen branşlar ile bu çerçevede sunulan sigortacılık hizmetleri ve ürünler ile ilgili bilgiler,

c) Sigorta ürünleri çerçevesinde teminat kapsamında olmamasına rağmen ek sözleşme ile teminat kapsamına alınabilecek kıymetler, rizikolar veya sözleşmeye konulabilecek özel hükümlere ilişkin bilgiler,

ç) Sözleşmeye konu rizikonun gerçekleşmesi hâlinde, sigorta ettirenin, sigortalının ya da lehdarın hak ve yükümlülükleri ile bunların izlemesi gereken prosedüre ilişkin bilgiler,

d) Vergi uygulamalarına ilişkin bilgiler,

e) Genel Müdürlük ve Bölge Müdürlükleri başta olmak üzere adres, elektronik posta, telefon ve faks numaraları,

f) Acentelere ilişkin irtibat adresleri, telefon ve faks numaraları,

g) Şikayet ve başvuruların yapılma şekli ve usulleri,

ğ) Sigorta ettirenlerin, sigortalıların veya sigortadan menfaat sağlayan kişilerin internet üzerinden bilgi talep edebilmesi ve şikayette bulunabilmesine olanak sağlanmasını teminen oluşturulacak elektronik formlar,

h) İstatistiki veriler ve diğer bilgiler. (SSBİY m.11/3)

Bunun yanı sıra, ek olarak, sigortacıya sigorta ettiren veya sigortadan faydalanacak diğer kişilerin poliçe bilgileri, tazminat ödemeleri, tahakkuk ve tahsil edilen primler, verilen teminatlar ve kesintilerin güncel haline erişim sağlayacak bir altyapı kurma zorunluluğu da getirilmiştir. (SSBİY m.11/4)

YÜKÜMLÜLÜĞÜN İHLALİ VE SONUÇLARI

Sigortacının sözleşme kurulma aşaması ve sözleşme süresi devamınca aydınlatma yükümlülüğünün bulunduğunu belirtmiştik. Sigortacı veya sigorta aracıları bu yükümlülüğü gereği gibi ifa etmemenin yanı sıra, hiç ifa etmeyerek de yükümlülüğü ihlal edebilir.

Sigortacı, aydınlatma yükümlülüğünü ifa etmesine karşı, eylemlerinde hatalı, yanlış, eksik bilgi vermesi veya bilgilendirme formunun gereği gibi teslim edilmemesi hallerinde yükümlülüğünü gereği gibi ifa etmemiş sayılmaktadır. (SSBİY m.7)

Daha önce açıkladığımız üzere, bilgilendirme formunun yazılı olması esas olup, sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden faydalanacak kişilerin bilgi edinmesi için sözleşme kurulmadan önce kendisine bir müddet tanınarak, en geç olarak da sözleşme kurulması esnasında teslim edilmesi gerekmektedir. Ancak uygulamada sigortacı, formu bir formaliteden ibaret görerek, sigorta ettireni bilgilendirmeksizin, sözleşme kurulduktan sonra geç teslim edebiliyor veya hiç teslim etmeyebiliyor, bu durumda sigortacı yükümlülüğünü gereği gibi ifa etmemiş olmaktadır.

Sigortacının sözleşme kapsamı hakkında eksik bilgi vermesi sonucunda, sigorta ettiren bilinçli bir tercih yapamayacak duruma gelecek ve bu şekilde zararı da doğma olanağı mevcuttur. Örnek vermek gerekirse, sigortacının şartları öğrenmesi yeterli olmayıp, bu şartların istisnaları hakkında da bilgi edinmesi gerekmektedir[13]. Sağlık sigortasında teminat kapsamı dışında kalan halleri hakkında da bilgi sahibi olması gerekmektedir ki, bu hususa ilişkin açılan bir tazminat davasında sigortacının teminat kapsamı dışında kalan halleri açık ve net anlaşılır şekilde yazmış olması, bilgilendirmeyi yapmış olduğu ve devamlı olarak eksik bilgilendirmeye ilişkin uyarılara sigorta ettiren tarafından dönüş yapılmamasını, ihlal olmadığı gerekçesiyle tazminatın reddine karar vermiştir[14].

 Keza, yine sigortacının eksik bilgi vermesi yanında fazla bilgi vermesi ile de yükümlülüğünü gereği gibi ifa etmemiş sayılmaktadır. Çünkü fazla bilgi ile sigorta ettirenin kafasını karıştırmakta, net bir bilgi sahibi olamamaktadır. Fazla bilgi verildiğinin ispatı oldukça zor olmakla birlikte, buradaki amaç muhatabın sözleşmeyi anlaması, sonuçlarını öngörebilmesi ve rasyonel kararlar almasına yetecek seviyede bilgi sahibi olmasıdır[15]. Bundan fazla bilgi verilmesi, yükümlülüğün ihlali anlamına gelecektir.

Diğer bir ihlal ise, sigortacının hatalı, yanlış bilgi vermesi sonucunda oluşmakta, bu ihlal halinde sigorta ettirenin daha fazla prim ödemesine sebebiyet vermiş ya da sigorta konusu şeyin, teminat dışı kalmasına neden olmuşsa, bilgilendirme yükümlülüğünün ihlali nedeniyle, sigorta ettirenin zararını tazminle mükelleftir.

Her ne kadar, sigortacı desek de, sözleşme yapmaya yetkili sigorta acentesi de bu yükümlülükleri yerine getirmekle mükellef olup, ihlali halinde de sigortacı sorumluluktan kaçınamayacaktır.

Benzer şekilde, sözleşme yapma yetkisine sahip olmayan bir acentenin aracılık ettiği bir hukuki ilişkide de, sigortacının söz konusu yönetmelik kapsamındaki bilgilendirme yükümlülüğü devam edecektir. Ancak, sözleşmenin karşı tarafında yer alan ilgili kişilerin genel hükümler çerçevesinde, sözleşmeye aracılık eden ve hukuka aykırı hareket eden yetkisiz acenteye ilişkin tazminat hakları saklıdır. (Bkz. 2008/7 Sa. Genelge)

Yönetmelikte yükümlülüğün gereği gibi ifa edilmemesine ilişkin bir hüküm düzenlenmesine karşı, daha ağır bir ihlal olan hiç ifa edilmemesi haline ilişkin bir yaptırım öngörülmemiştir.

Sözleşme kurulma aşamasında, muhataba hiç bilgi verilmediği takdirde veya sözlü olarak verilmiş olmasına rağmen, sigortacının yükümlülüğünü yerine getirdiğini ispat edemediği durumlarda hiç ifa edilmemiş sayılmaktadır. Sigorta ettiren, bilgi sahibi olmaksızın kendine uygun sözleşmeyi tercih edemeyecek ve zarara uğrayacaktır. Bu durumda, sigortacı, söz konusu yükümlülüğünü hiç ifa etmediği için, kıyasen Borçlar Kanunu’nun 96’ncı maddesi hükmü uyarınca sorumlu olur.

        Aydınlatma açıklamasının verilmemesi hâlinde, sigorta ettirene sözleşmenin yapılmasına 14 günlük bir itiraz süresi tanınmıştır. (TTK m.1423/2) Bu süre içerisinde itiraz edilmediği takdirde, poliçe geçerli sayılmaktadır. Söz konusu itiraz için sadece hak düşürücü süre öngörülmüş, sürenin başlangıç tarihi, şekli ve kapsamı ile ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. İtiraz süresinin başlangıcına ilişkin, kanunda net açıklama yer almasa da, doktrinde sözleşmenin kurulmasından itibaren başlayacağı ileri sürülmektedir[16]. Ancak, sözleşmenin kurulması ile sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden faydalanan kimseler sözleşmenin kapsamı hakkında bilgi sahibi olamayabilmektedir, bu nedenle poliçenin teslim alındığı tarih itibariyle bu sürenin başlayacağı kanısındayım.

İtiraz sonucunda ise, bunun hukuki sonuçları hakkında bir belirsizlik mevcuttur, bu nedenle TTK m.1423 çok eleştirilmektedir. İtiraz sonucunda, sözleşme kurulmamış mı sayılacak, fesih etkisi mi yaratacak veya poliçe sigorta ettiren lehine değiştirilerek mi devam olunacağı belirsizdir.

İtirazın hukuki sonuçlarına ilişkin doktrinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İtirazın ileriye etkili fesih veya poliçede yazılı şartların değiştirilmesinin sigorta ettiren lehine olacağı, hiç kurulmamış sayılması halinde ise itirazdan önceki zaman zarfında sigorta himayesinden mahrum kalacağı gibi rizikolar doğuracağı savunulmuş[17], aksi görüş ise, sözleşmenin geriye etkili olarak sona erdiği, sözleşmenin kurulmasına yönelik iradenin geri alındığı şeklindedir[18]. Kanımızca ise, her ne kadar itiraz sözleşmenin hüküm doğurmasını önlemek amacını öngörse de, itiraz edilinceye dek, sözleşmenin askıda geçerli olarak hüküm doğuracağı, sözleşmeden dönmenin geriye etkili bir şekilde sonuç doğurmasının sigorta ettirenin aleyhine olacağı, bu nedenle sözleşmenin feshinin ileriye etkili olması ile, sigorta ettirenin rizikolarını azaltacağı düşüncesindeyiz.

Yönetmelikte ise, bilgilendirme yükümlülüğünün gereği gibi ifa edilmemesinin sonucu olarak, sigorta ettirenin kararına etkili olmuşsa, sigorta ettiren, sözleşmeyi feshedebileceği gibi varsa uğradığı zararın tazminini de talep edebilir şeklinde yaptırım öngörülmüştür. (SSBİY m.7) Sigorta ettiren bu haklarını birlikte kullanabileceği gibi, ya sadece fesih ya da tazminat hakkını da kullanabilecektir. Burada şart olarak, yükümlülüğün gereği gibi ifa edilmemesinin sigorta ettirenin sözleşme yapma kararına etkili olması aranmaktadır.

Fesih, bilindiği üzere, ileriye etkili sonuç doğurmakta, geçmişte yer alan hak ve borçlar geçerliliğini korumaktadır. Sigorta sözleşmelerinin uzun süreli devam eden sözleşmeler olduğu ve rizikonun teminat altına alınması amacıyla sigorta ettirenin peşin olarak yatırmış olduğu primleri, sözleşmenin geçerli olduğu süre boyunca kısım mahsup edilerek sigortacıdan iadesini talep edilebilir.

Burada görüleceği üzere, Yönetmelik ve TTK hükümleri arasında çelişki ve belirsizlik vardır. Sözleşme öncesi aydınlatma yükümlülüğünde TTK m. 1423’te itiraz kurumu, yönetmelikte ise fesih ve tazminat hakkı tanınmıştır. İtiraz edilmeyen sözleşmenin geçerli olacağı kanunla belirlenmişken, yönetmeliğe göre geçerli olan sözleşmeyi daha sonradan fesih yetkisi tanınması veya tazminat talebinde bulunulması yerinde olmamıştır. Bu çelişkiyi giderebilmek adına, en kısa zamanda kanuna uyumlu şekilde yönetmelik çıkartılması gerekmektedir.

Bilgilendirme yükümlülüğünün ihlaline ilişkin talepler bakımından özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. TTK m. 1420’e göre, sigorta sözleşmesinden doğan bütün istemler, alacağın muaccel olduğu tarihten başlayarak iki yıl ve 1482 nci madde hükmü saklı kalmak üzere, sigorta tazminatına ve sigorta bedeline ilişkin istemler her hâlde rizikonun gerçekleştiği tarihten itibaren altı yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Sorumluluk sigortalarında tazminat istemlerini 10 yıllık zamanaşımına tabi tutmuştur. (TTK m.1482)

Mevzuatta böyle bir düzenleme öngörülmemişse de, genel kanun ve culpa in contrahendo sorumluluğu gereği on yıllık zamanaşımı ya da sigorta sözleşmelerine dair iki yıllık zamanaşımı süresinden hangisine tabi olacağı tartışmalıdır.

Kanımızca, sözleşme kurulduktan sonra yükümlülüğün ihlali halinde bundan doğacak zararların kaynağı ve sorumluluk sigorta sözleşmesine dayandığından iki yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, sözleşme kurulma aşamasında yükümlülüğün ihlali halinde de aynı doğrultuda aynı zamanaşımı süresinin uygulanması daha doğru olacaktır.

SONUÇ

Sigorta hukukunun ayrıntılı hükümler içermesi, teknolojinin gelişmesiyle birlikte çok çeşitli sigortalar doğması ve sigorta sözleşmelerinin kendine has özellikleri nedeniyle sigorta ettireni korumak adına sigortacıya bilgilendirme yükümlülüğü getirilmiştir. Bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin ayrıntılı bilgi Sigorta Sözleşmelerine ilişkin Bilgilendirme Yönetmeliği’nde düzenlenmiş olup, ayrıca TTK’nın 1423. Maddesi ile Sigortacılık Kanunu’nun 11/3 fıkrası ile de atıf yapılmıştır.

Bu düzenlemelere göre, sigortacı sözleşmenin kurulmasından önce ve sözleşme süresince sigorta ettireni aydınlatmakla yükümlüdür. Aydınlatma yükümlülüğü bilgilendirme formu düzenlenerek ve sigorta ettirene imzalatılmak suretiyle ve ayrıca sözleşme kapsamı, teminat, prim, rizikolar hakkında sigorta ettirenin yeterli derecede bilgi sahibi olması için tavsiye ve bilgi vermeyi kapsamaktadır. Aydınlatma yükümlülüğünün ifa edildiğinin ispatı, sigortacıya aittir.

Sözleşme kurulmasından sonra, yani sözleşme süresince de sigortacının sigorta ettirenin bilgi ve şikayetlerini cevaplandırma yükümlülüğü ile sözleşmede sigorta ettireni ilgilendirecek her türlü değişiklik ve gelişmeyi bildirmekle yükümlü bulunmaktadır.

Söz konusu yükümlülüğün ihlali halinde, yönetmelikte sözleşmeyi fesih ve tazminat talebinde bulunma hakkı sigorta ettirene getirilmiştir. Sözleşme kurulmasından önce bilgilendirme yükümlülüğün ihlaline ilişkin TTK m. 1423 ile yönetmelikte çelişki oluşmakla birlikte, kanunda da yükümlülüğün ihlali halinde on dört gün içerisinde itiraz hakkı tanınmıştır. Sözleşmeye itiraz edilmediği takdirde sözleşme o şartlarla geçerli sayılmaktadır.

Sonuç olarak, bilgilendirme ya da diğer adıyla aydınlatma yükümlülüğü, sigorta ettireni, kurumsal sigortacı karşısında korumak amacıyla getirilmiş olup, sözleşme kurulmadan ve sözleşme süresince sözleşme hakkında yeterli ve sağlıklı bilgiye sahip olmasını sağlamak üzere ihdas edilmiştir. Yükümlülüğün ihlali konusunda yönetmelik ile TTK hükümleri uyumlu hale getirilmelidir.

Av. İrem GÜRBÜZ EREL


[1] ÇEKER, Mustafa, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu’na Göre Sigorta Hukuku, Adana, 2014, s.77

[2] ÖZDAMAR, Mehmet, Sigortacının Sözleşme Öncesi Aydınlatma Yükümlülüğü, Ankara, 2009,  s.172-186

[3] KUBİLAY Huriye, Uygulamalı Özel Sigorta Hukuku, İzmir 2003. s.257.

[4] Bkz. 2008/7 sayılı Genelge.

[5] ÇEKER, Sözleşme Öncesi, s.130.

[6] AKGÜN, Evrim, Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirme Yükümlülüğü, İstanbul, 2010, s.29.

[7] Bkz. 2008/7 Sayılı Genelge.

[8] KENDER, Rayegan, Türkiye’de Hususi Sigorta Hukuku, İstanbul, 2011, s.209.

[9] ÖZDAMAR, Mehmet, Sigortacının Aydınlatma Yükümlülüğünden Doğan Sorumluluğu, Sorumluluk ve Tazminat Hukuku Sempozyumu, 2009, s.427.

[10] ÖZDAMAR, Mehmet, Sigortacının Aydınlatma Yükümlülüğünden Doğan Sorumluluğu, s.424.

[11] Bkz. 2008/12 Sayılı Genelge.

[12] Bkz. 15.11.2016 Tarih ve K-2016/32761 Sayılı Hakem Kararı.

[13] AKGÜN, Evrim, s.75.

[14] Bkz. 04/01/2011 Tarih ve K-2011/08 Sayılı Hakem Heyeti Kararı.

[15] ÖZDAMAR, Mehmet, s.287.

[16] ÖZDAMAR, Mehmet, s.364.

[17] ÖZDAMAR, Mehmet, 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu Bağlamında Sözleşme Öncesi Aydınlatma Yükümlülüğünü İhlal Eden Sigortacıya Uygulanacak Yaptırım Sorunu, İÜHFM, Cilt 71, Sayı 2, 2013, s.356.

[18] ŞEKER ÖĞÜZ, Zehra/KUYUCU, Sevinç, Yeni Türk Ticaret Kanununda Sigorta Hukuku, İstanbul, 2011, s.24.


EKLER

SAĞLIK SİGORTASI BİLGİLENDİRME ve AYDINLANMA FORMU

Bu form T.C. Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı tarafından öngörülen örnek forma dayanarak hazırlanmış olup, genel bilgilendirmeyi içermektedir. Bu nedenle satın aldığınız ürüne ilişkin Özel ve Genel Şartları lütfen dikkatlice okuyunuz.

Bu form, sigorta ettirene ve sigortadan menfaat sağlayacak diğer kişilere, gerek yapılacak sigorta sözleşmesinin müzakeresi sırasında gerekse sigortanın devamı sırasındaki hakları, yükümlülükleri, sözleşmenin konusu, işleyişi ve önemli nitelikteki bazı değişiklik ve gelişmeler konusunda genel bilgi vermek amacıyla 28/10/2007 tarihinde yayımlanan Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye ilişkin Yönetmeliğe istinaden hazırlanmıştır.

A. SİGORTACIYA İLİŞKİN BİLGİLER

1.Sözleşmeye aracılık eden sigorta acentesinin;

Ticaret Ünvanı :

Adresi :

Tel&Faks no. :

2.Teminatı veren sigortacının;

Ticaret Ünvanı            :

Adresi                                    :

Tel&Faks no               :

B. UYARILAR

1.Sigorta hakkında daha detaylı bilgi almak için, talep halinde sigortacı tarafından verilecek Sağlık Sigortaları Genel Şartlarını, Poliçe Özel Şartları ve Anlaşmalı Sağlık Kurumları Listesini dikkatlice inceleyiniz.

2.Sigorta Sözleşmesi için sigorta ettiren/sigortalı adayı tarafından doldurulan başvuru formunun eksiksiz ve doğru cevaplandırılarak ıslak imzalı olması gerekmektedir. Gerek sigorta ettirenin gerekse sigortalı adayının kendisince bilinen ve sigortacının bilmesi gereken hususları sigortacıya bildirmekle yükümlüdür. Bu yükümlülüğün ihlali halinde sigortacı sözleşmeden cayabilir ya da istisna, limit, ek prim almak suretiyle sözleşmeyi yürürlükte tutabilir. Bu nedenle sigorta şirketine sözleşmenin her aşamasında Sağlık Sigortası Genel Şartları 6. Maddesi gereği eksik veya yanlış bilgi verilmemelidir.

3.Türk Ticaret Kanunu Madde 1431 gereği; poliçe primi ödenmediği sürece sigortacının sorumluluğu başlamaz. Türk Ticaret Kanunu madde 1434 gereği; poliçe peşinatının ödenmemesi halinde sigortacı sigorta sözleşmesini feshedecektir. Taksitlerden birinin vadesinde ödenmemesi halinde ise sigorta ettiren; sigortacı tarafından yapılan bildirim tarihi itibariyle en geç 10 gün içinde prim borcunu ödemekle yükümlüdür. Aksi taktirde poliçe feshedilecektir ve poliçe iptal tarihinden sonra talep edilen tazminatlar karşılanmayacaktır.

4. Sözleşmenin yapılmasından sonra, rizikoya etki edebilecek hususlar değiştiği takdirde sekiz gün içinde durumun Sağlık Sigortası Genel Şartları 7. Maddesi gereği sigorta şirketine bildirilmesi gerekir.

5.Sigorta, poliçede başlama ve sona erme tarihleri olarak yazılan günlerde, aksi kararlaştırılmadıkça Türkiye saati ile öğleyin saat 12.00’de başlar ve öğleyin saat 12.00’de ve her halükarda rizikonun gerçekleşmesiyle sona erer.

6. Diğer sigorta şirketi geçiş koşulları bireysel sağlık sigortası özel şartları madde 12’de belirtilmiştir.

C. GENEL BİLGİLER

1.Sigortalı/Sigortalıların poliçede/zeyilnamede, belirtilen başlangıç ve bitiş tarihleri içerisinde meydana gelebilecek bir hastalık ve/veya kaza sonucu teşhis ve tedavileri için yapılacak masraflarını, poliçe/zeyilnameye ekli sertifikalarda belirtilen teminat, limit, iştirak oranları ve uygulamalar dahilinde, TTK, Genel hükümler, Sağlık Sigortası Genel Şartları ve Özel Şart hükümlerine göre teminat altına alır.

2. Standart poliçe primi; yaş, cinsiyet, alınan teminatlar, teminat limitleri, teminat ödeme yüzdesi, coğrafi sınır, tercih edilen sağlık kurumları, sağlık enflasyonu ve şirketin sağlık portföyünün Tazminat/Prim oranına göre belirlenir. Yenileme dönemlerinde biten poliçenin Tazminat/Prim oranına göre ilgili ürünün özel şartlarında belirtilen tazminatsızlık indirimi uygulanır. Ömür Boyu Yenileme Garantisine hak kazanmamış sigortalılar için yenileme dönemlerinde risk değerlendirmesi yapılarak hastalık ek primi, muafiyet, ve/veya limit uygulanabilir.

3. Sigortacı sigortalının sağlık riskini değerlendirebilmek için tıbbi incelemeler isteyebilir. Sağlık durumu ve/veya Risk Kabul yönetmeliği doğrultusunda şirketin başvuruyu reddetme veya şartlı kabul etme hakkı saklıdır.

4. Sigorta şirketi, sigorta süresi öncesi ve sonrasında sigortalıyı tedavi eden tüm doktorlar, sağlık kuruluşları ve üçüncü şahıslardan sigortalının sağlık özgeçmişi hakkında bilgi ve kayıt kopyalarını isteme hakkına sahiptir. Sigortalı iyi niyet kuralları çerçevesinde, bunu yerine getirmeyi kabul etmezse, sigortacı tazminatı ödememe veya anlaşmayı iptal etme yoluna gidebilir.

5.Tarafların, sigorta genel şartlarına ek olarak, kanuna, ahlaka aykırı bulunmamak ve sigortalı aleyhine olmamak üzere özel şart kararlaştırabilme hakkı vardır.

6.Sistemimizde mevcut olan kimlik, adres telefon vb. bilgilerinizin değişikliğinde size daha rahat ulaşabilmemiz için lütfen ………………. adresine yada ……………….. nolu faksımıza bildiriniz.

7. Sağlık sigortası özel ve genel şartlarına ……………… adresinden ulaşılabilir.

D. İSTİSNALAR

Teminat dışında olan haller için Sağlık Sigortası Genel Şartları ile Sağlık Sigortası Poliçe Özel Şartlarında yer alan istisnalara bakınız.

E. TAZMİNAT ÖDEMELERİNİN YAPILMASI

1.Hak sahipleri, poliçeden doğan haklarını talep edebilmek için, ilgili belgeleri sigortacıya vermekle yükümlüdür. Tazminat ödemelerinde istenen evraklar, poliçede alınan teminatlara göre oluşacak tazminat taleplerinde farklılık göstermektedir. Anlaşmalı / Anlaşmasız sağlık kurumlarında gerçekleşen tazminat başvurunuz için gereken bilgi ve belgelerin poliçe dosyanızda bulunduğundan emin olunuz.

2.Anlaşmalı Sağlık Kurumları listesine ……………. adresinden veya ……………… nolu telefondan ulaşabilirsiniz.

3.Tazminat ödemeleri alınan ürünün Özel şartları, Sağlık Sigortası Genel Şartları ve poliçede belirtilen teminat limitleri dahilinde değerlendirilir.

4.Rizikonun gerçekleşmesi halinde, tazminat ödeme yükümlülüğü sigorta şirketine aittir.

5. Anlaşmalı veya anlaşmasız sağlık kurumlarında gerçekleşen sağlık giderlerinin değerlendirilme ve ödeme koşulları özel şartların Tazminat Ödeme maddesin yer almaktadır.

F. DİĞER BİLGİLER

Sigortacı Tahkim Sistemine üyedir. Sigorta Tahkim Komisyonu, sigorta ettiren veya sigorta sözleşmesinden menfaat sağlayan kişiler ve Sigorta Tahkim Sistemine üye sigorta kuruluşları arasında, sigorta sözleşmesinden doğan uyuşmazlıkların çözümü için, 5684 sayılı Kanunun 30. maddesi çerçevesinde oluşturulmuştur.

G. ŞİKAYET VE BİLGİ TALEPLERİ

1.Sigortaya ilişkin her türlü bilgi talepleri ve şikayetler için aşağıda yazılı adres ve telefonlara başvuruda bulunulabilir..

2. Sigortalı, sigorta ile ilgili her türlü bilgilendirme ve iletişimin poliçe düzenlenirken beyan ettiği iletişim bilgileri üzerinden ( SMS gönderimi dahil ) yapılmasını kabul etmiştir.

3.Poliçenizin veya ret mektubunuzun başvuru tarihinden itibaren 30 gün içinde tarafınıza ulaşmaması durumunda …………………. telefon numarasından Müşteri Hizmetleri departmanımıza ulaşabilirsiniz. Bu Teklif ve Bilgilendirme Formu’nda belirtilen sigorta şartlarını kabul ederek doldurduğumu beyan ederim.

SİGORTA ETTİREN / SİGORTALI

7258 SAYILI KANUN KAPSAMINDA BAHİS SUÇLARI

7258 sayılı Futbol ve Diğer Spor Müsabakalarında Bahis ve Şans Oyunları Düzenlenmesi Hakkında Kanun yasadışı bahis oynama, oynatma, buna imkan sağlama, aracılık etme gibi fiilleri yaptırımlara bağlamıştır. Tüm bu hususları düzenleyen Kanunun 5. maddesi şu şekildedir;

Madde 5 –  (Değişik: 12/7/2013-6495/3 md.)

Kanunun verdiği yetkiye dayalı olmaksızın;

a) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli ve müşterek bahis veya şans oyunlarını oynatanlar ya da oynanmasına yer veya imkân sağlayanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

b) Yurt dışında oynatılan spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarının internet yoluyla ve sair suretle erişim sağlayarak Türkiye’den oynanmasına imkân sağlayan kişiler, dört yıldan altı yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

c) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarıyla bağlantılı olarak para nakline aracılık eden kişiler, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

ç) Kişileri reklam vermek ve sair surette spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis ya da şans oyunlarını oynamaya teşvik edenler, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıyla cezalandırılır.

d) Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarını oynayanlar mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından beş bin liradan yirmi bin liraya kadar idari para cezası ile cezalandırılır.

Bu madde kapsamına giren suçlarla bağlantılı olarak, spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunlarının oynanmasına tahsis edilen veya oynanmasında kullanılan ya da suçun konusunu oluşturan eşya ile bu oyunların oynanması için ortaya konulan veya oynanması suretiyle elde edilen her türlü mal varlığı değeri, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümlerine göre müsadere edilir.

Bu madde kapsamına giren suçlardan dolayı, tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.

Bu madde kapsamına giren suçlarla ilgili olarak, 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun erişimin engellenmesine ilişkin hükümleri uygulanır.

Bu madde kapsamına giren suçların işlendiği işyerleri mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından ihtarda bulunmaksızın üç ay süreyle mühürlenerek kapatılır. İş yeri açma ve çalışma ruhsatına sahip işyerlerinin ruhsatları mahallin en büyük mülki idare amirinin bildirimi üzerine ruhsat vermeye yetkili idare tarafından beş iş günü içinde iptal edilir.

 (1) Bu fıkradaki “yüzde biri Türk Sporunu Teşvik Fonuna, bakiyesi” ibaresi 23/5/2000 tarihli ve 4568 sayılı Kanunun 4’üncü maddesiyle metne işlendiği şekilde değiştirilmiştir.

(2) 3/6/2011 tarihli ve 638 sayılı KHK’nin 31 inci maddesiyle, bu fıkrada yer alan “Beden Terbiyesi Umum Müdürlüğünce” ibaresi “Spor Genel Müdürlüğünce” şeklinde ve “Umum Müdürlük” ibaresi “Genel Müdürlük” şeklinde değiştirilmiş ve metne işlenmiştir.

 (Ek fıkra: 15/8/2017-KHK-694/23 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/23 md.) Birinci fıkranın (a), (b), (c) ve (ç) bentlerinde düzenlenen suçlar ile 5237 sayılı Kanunun 228 inci maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkralarında düzenlenen suç bakımından 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun;

a) 128 inci maddesinde yer alan taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma,

b) 135 inci maddesinde yer alan iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması,

c) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenip işlenmediğine bakılmaksızın 139 uncu maddesinde yer alan gizli soruşturmacı görevlendirilmesi,

ç) 140 ıncı maddesinde yer alan teknik araçlarla izleme,

tedbirlerine ilişkin hükümler uygulanabilir.

Bu hükmün koyulmasında korunan hukuki yararı Anayasa Mahkemesi’nin 23.11.2016 tarihli, 2016/51 E. ve 2016/179 K. sayılı kararının 13. paragrafında; 7258 sayılı Kanun m.5’de tanımlanan suçlarla korunan hukuki yarar açıklanmıştır. Buna göre; “5237 sayılı Kanunda yer alan suçla[1] korunan hukuki menfaat, genel ahlakın korunması, toplumun ve çocukların kumarın sosyal bakımdan ortaya koyduğu büyük tehlikeden ve doğurması olası facialardan korunmasıdır. Buna karşılık itiraz konusu kuralda yer alan suçla korunan hukuki menfaat, yukarıda ifade edilen menfaatlerin yanında devletin verdiği izin ve yetkiyle bahis ve şans oyunları düzenleyen gerçek ve tüzel kişiler ile bu kişilerin gelirlerinden pay alan kamu kurum ve kuruluşlarının mali çıkarlarıdır. 7258 sayılı Kanuna göre bahis ve şans oyunlarının devletin denetim ve gözetiminde yapılması suretiyle elde edilen gelirlerden sporla ilgili kurum ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarına aktarılan pay Türk ekonomisi ve sporu için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır. Bu bağlamda, internet ve sair suretle erişim sağlayarak yasadışı şekilde bu tür bahis ve şans oyunlarının oynatılması halinde söz konusu kurum ve kuruluşların bu katkı paylarından mahrum kaldığı, ayrıca bu şekilde yasadışı bahis ve şans oyunları oynatılmasına imkan sağlanmasının bir çeşit kara para aklama vesilesi olduğu da anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun kuralla, suçun niteliğini, işleniş şeklini, mağdurda oluşan zararı ve korunan hukuki menfaati gözeterek, bu fiilleri 5237 sayılı Kanunun kapsamı dışında düzenlediği ve daha ağır bir yaptırım tercih ettiği anlaşılmaktadır. Kanun koyucunun bu tercihi, suç olarak tanımlanan fiillerin hangi tür ve ölçüdeki ceza yaptırımlarına tabi tutulacağının belirlenmesindeki takdir yetkisinin kapsamındadır”.

  1. Bahis Oynatma veya Oynanmasına Yer veya İmkan Sağlama Suçu

Kanunun 5. maddesinin a bendinde yer alan bu suç tipi için 3 yıldan 5 yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası birlikte öngörülmüştür. Buna göre, bahis oynatan ve bahis oynanmasına telefon, televizyon, internet gibi aracılar veya bu fiili işletmek için açtığı yer veya ortam sağlanması halinde bu madde gereğince yargılanacaktır. Ancak bu bent yurtiçinde oynanan spor müsabakaları için geçerlidir. Keza, yurtdışında oynanan spor müsabakaları için yaptırım bir sonraki bentte öngörülmektedir.

7258 sayılı Kanun m5/b bendine göre, yurtdışında oynanan spor müsabakaları için internetten oynanmasına imkan sağlama halinde ceza arttırılarak 4 yıldan 6 yıla kadar bir yaptırım belirlenmiştir. Ancak burada ek olarak adli para cezası öngörülmemiştir.

Bahis oynanmasına yer veya imkan sağlandığı durumda müşteriler tarafından bahsin oynanması zorunlu olmayıp, gerekli hazırlıkların yapılması suçu oluşturacaktır. Ancak bahis oynatma fiili için teşebbüs aşamasında değerlendirilecektir.

Bu madde TCK m. 228’de yer alan kumar oynanmasına yer veya imkan sağlama suçu ile karıştırılmamalıdır. Zira, TCK m.228’de kumar oynatılırken, 7258 sayılı Kanun’da bahis söz konusudur.

  • Bahis Parasına Aracılık Etme Suçu

Kanunun 5/c bendinde açıklanan bu suç tipinde, üç yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası öngörülmüştür. Aracılık fiilen nakil olabileceği gibi banka vesair para transferine yol açabilecek herhangi bir şekilde de mümkündür. Spor müsabakalarına dayalı sabit ihtimalli veya müşterek bahis veya şans oyunları ile bağlantılı olan her türlü paranın nakli, transferi yada el değiştirmesinde katkısı olan fail açısından suçun oluşmuş sayılmaktadır.

  • Bahis Oynanmasına Reklam veya Sair Suretle Teşvik Etme Suçu

İzinsiz ve yasadışı bahis sitelerinin reklamının yapılması veya her türlü surette bahis oynanmasına teşvik edilmesi fiilinin cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasıdır. Buradaki reklam televizyon, internet, telefon gibi her türlü aracıyla gerçekleşebileceği gibi, ikna yöntemiyle yüz yüze de bahis oynanmasını teşvik etmek suçu oluşturacaktır.

  • Bahis Oynama

Bahis oynama, yukarıdaki maddede görüleceği üzere TCK kapsamında cezai yaptırıma tabi tutulmayarak, 5.000TL’den 20.000-TL’ye varan idari para cezası yaptırımına bağlamıştır.

Bu suç tipinde yargılamayı suçun işlendiği yer asliye ceza mahkemeleri yapacaktır. Suç örgütlü şekilde işlense dahi, ağır ceza mahkemesi alanına girmeyen bir suç işlenmemesi kaydıyla asliye ceza mahkemesi davaya bakmakla görevlidir.

            Yasadışı bahis suçları nedeniyle, KHK ile getirilen ve sonradan yasalaştırılan ek fıkra gereğince, taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma, iletişimin tespiti, kayda alınması, gizli soruşturmacı görevlendirilmesi ve teknik araçlarla izleme tedbirleri ile şüpheli veya sanıklara ulaşılmaktadır.

Uygulamada sıklıkla gizli soruşturmacı görevlendirilmesi yapılmakta, şüpheli veya sanığı takip ederek faaliyetlerinin ses veya fotoğraf kaydıyla tespiti yapılmakta, yine şüpheli veya sanığın telefon kayıtları dinlenmekte, MASAK tarafından bankalara bloke koyulmakta ve yurtdışı çıkış yasağı getirilmektedir. Konulan blokeler genelde 2 yılı bulan soruşturma süreci boyunca devam etmekte olduğundan, yetkili avukatlar tarafından soruşturmaya dahil olarak blokenin kaldırılması için itiraz edilerek sürecin takibi mağduriyetin azalmasına yardımcı olacaktır.

Av. İrem GÜRBÜZ EREL

TRAFİK KAZALARINDA SORUMLULUK VE TAZMİNAT DAVALARI

Ülkemizde yargılamanın büyük bir kısmını trafik kazalarından doğan tazminat davaları oluşturmaktadır. Trafik kazası dediğimizde, en az bir motorlu aracın karıştığı yaralamalı veya ölümle sonuçlanan veya malvarlığı zarara uğratılan her türlü kazayı anlayabiliriz.

Trafik kazası nedeniyle açılacak davanın hukuki kaynağı haksız fiildir, haksız fiilden doğan tüm zararlar tazmin edilmesi için dava açılır. Çok ayrıntılı ve her olaya göre değerlendirilmesi gereken bir konu olduğu için en temel haliyle açıklamalar paylaşılacaktır.

  • Kimler dava açabilir?

Söz konusu trafik kazasında maddi, manevi olarak zarara uğrayan her kişi dava açabilir. Şayet, trafik kazası ölümle sonuçlanmış ise, bu durumda ölenin anne ve babası, eşi ve çocukları destekten yoksun kalma talepleriyle tazminat davası açabilirler.

  • Kime karşı dava ileri sürülür?

Trafik kazasında tazminat sorumluları birden fazla olabilmektedir. Şöyle ki;

  • Araç İşleteni : Araç sahibi olan veya mülkiyeti muhafaza kaydıyla satışta alıcı sıfatıyla sicilde kayıtlı görülen veya aracın uzun süreli kiralama, ariyet veya rehin gibi hallerde kiracı, ariyet veya rehin alan kişidir.
  • Aracın Sürücüsü : Aracı süren ve bizzat haksız fiili işleyen kişidir.
  • Sigorta Şirketi : Günümüzde zorunlu trafik sigortasının yanı sıra ihtiyari mali mesuliyet sigortası yani kasko poliçesi ile de birçok maddi, manevi zararlar sigorta kapsamına dahil edilmekte, poliçede belirtilen limitler doğrultusunda sigorta şirketleri de tazminattan sorumlu olmaktadır. Böylece, davaların bir tarafı da sigorta şirketi olmaktadır.
  • İşverenler : Motorlu araç işleten ve taşımacılar, sürücülerin yapmış oldukları kazaların trafik-iş kazası olması sebebiyle, işveren olarak sorumlulukları bulunmaktadır.
  • Zamanaşımı süresi ne kadar?

Kanun hükmü, “Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin istekler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği günden başlayarak iki yıl ve herhalde kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar.” şeklindedir. Ancak, olay cezayı gerektiren bir eylem olduğu için ceza zamanaşımı geçerli olacaktır. Buna göre, trafik kazası neticesinde ölüm ve yaralama var ise, buna bağlı olan ceza zamanaşımı süreleri geçerli olacaktır.

  • Yetkili ve Görevli Mahkeme

Kural olarak, trafik kazalarından doğan maddi ve manevi tazminatlarına bakmaya görevli mahkeme, Asliye hukuk mahkemeleridir. Ancak, sigorta şirketi taraf ise, sigorta sözleşmesinden kaynaklanması ve Türk Ticaret Kanunu’nda yer alan davalardan olduğundan bakmaya görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemeleri olmaktadır.

Genel yetki kuralı, davalıların ikametgahında bulunan mahkeme olmakla birlikte, trafik kazasının meydana geldiği yer mahkemesi de yetkili olmaktadır. Ayrıca sigorta şirketine karşı dava ikame edilecekse, sigorta şirketinin merkezinin bulunduğu yer mahkemesi ve son olarak davacının ikametgahının bulunduğu mahkeme yetkilidir.

  • İstenebilecek zararlar nedir?
  • Ölümlü trafik kazalarında; ölen kişinin desteğinden yoksun kalanlar, mirasçılıkla bağlı olmaksızın, destekten yoksun kalma tazminatı, cenaze giderleri, ölüm hemen meydana gelmemişse tedavi giderleri istenebilir.
  • Yaralama ile sonuçlanan trafik kazalarında; yaralanan şahsın her türlü tedavi giderleri, kalıcı veya geçici işgöremezlik durumu nedeniyle kazanç kaybı, çalışma gücünün yitirilmesinden veya azalmasından doğan kayıplar, ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar gibi maddi ve manevi tazminat istenebilir.
  • Maddi zararlı trafik kazalarda ise; kusurlu kişinin meydana getirmiş olduğu kazadan dolayı aracında, evinde veya her türlü malvarlığında meydana gelen zararı maddi tazminat kapsamında talep edebilir.

Dava konusu tazminatlar belirlenirken, Yargıtay kararlarının belirli ilkeleri doğrultusunda, tarafların sosyal- ekonomik durumları, olayın meydana geliş şekli, kusur durumu ve hak ve nesafet kuralları dikkate alınır. Yaralama ile sonuçlanan kazalarda, yaralananın yaşı, mesleği, uzuv kaybı yaşayıp yaşamaması, geçirdiği tedaviler, maluliyet oranı gibi birçok etken göz önüne alınarak aktüeryalar tarafından hesaplama yapılır.

Yargılama sürecinin uzun sürmesi nedeniyle tarafı sigorta şirketi olan uyuşmazlıkta dava açmak yerine Sigorta Tahkime gitmek daha ucuz ve daha kısa yoldan çözüme kavuşmak için ideal olmaktadır.

Son olarak, kazaya uğramış ancak karşı tarafı tespit edilemeyen, sigortası olmayan, plakası tespit edilememiş, sigorta şirketi iflas etmesi gibi nedenlerle zararını karşılayamamış olan mağdurlar için Güvence Hesabı’na başvurarak, belirtilen teminatlar dahilinde zararının giderilmesi istenebilmektedir.

Bu tür davaların, hasar şirketleri gibi bilgi ve deneyimden yoksun kişiler yerine avukat tarafından yürütülmesi daha doğru ve adil çözümler getirecektir.

Yargıtay Kararları

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2014/21429 E, 2016/11892 K.

“…Dava, 6098 sayılı TBK’nın 53.maddesi gereğince destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir. Destekten yoksun kalma tazminatının konusu, desteğin yitirilmesi nedeniyle yoksun kalınan zarardır. Buradaki amaç, destekten yoksun kalanların, desteğin ölümünden önceki yaşamlarındaki sosyal ve ekonomik durumlarının korunmasıdır. Olaydan sonraki dönemde de, destek olmasa bile, onun zamanındaki gibi aynı şekilde yaşayabilmesi için muhtaç olduğu paranın ödettirilmesidir. Yani haksız bir eylem sonucu desteğini yitiren kimse TBK’nun 53. maddesine dayanarak uğradığı zararın ödetilmesini isteyebilir. Destekten yoksun kalma zararının hesabında, destekten yoksun kalanlara müteveffanın sağlığında sağlamış olduğu yardımın miktarı belirlenmelidir. Ölenin parasal veya bedensel destekliğinin derecesi ile bundan yoksun kalanların tazminat isteklerinin ölçüsü ya da hesaplama yöntemi konusunda, öğretide görüş birliği yoktur. Gerçek yardım miktarının yeterli 36 / 51 delillerle ispat edilemediği durumlarda yargıç, takdir hakkını kullanarak yardım miktarını belirleyebilecektir. Bu belirlemede, destek ile destek olunan kimse arasındaki yakınlığın derecesi, aralarındaki manevi bağ, davacıların yaşları, dahil oldukları sosyal ve ekonomik çevre, yaşam standartları, cinsiyetleri gibi bakım ilişkisine ve miktarına etkili olabilecek unsurlar da göz önünde bulundurulacaktır. Hayatın olağan akışı içinde, destek sayılan kimsenin baktığı kimselere gelirini belli paylara bölerek baktığı pek söylenemese de tazminat hesabında bir paylaştırma yapmak zorunlu hale gelmektedir.”

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 2016/13741 E. 2016/11374 K.

“Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası; motorlu bir aracın karayolunda işletilmesi sırasında, bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde, o aracı işletenin zarara uğrayan 3. kişilere karşı olan sorumluluğunu belli limitler dahilinde karşılamayı amaçlayan ve yasaca yapılması zorunlu kılınan bir zarar sigortası türü olduğu anlaşılmaktadır. Motorlu araçların işletilme tehlikesine karşı, zarar gören üçüncü şahısları, korumak amacıyla getirilmiş olan b6u düzenleme ile öngörülen sorumluluğunun bir kusur sorumluluğu olmayıp, sebep sorumluluğu olduğu; böylece araç işletenin sorumluluğunun sebep sorumluluğunun ikinci türü olan tehlike sorumluluğuna ilişkin bulunduğu, öğretide ve yargısal içtihatlarla kabul edilmektedir (EREN Fikret, Borçlar Hukuku, 9. B, s. 631 vd.; KILIÇOĞLU Ahmet, Borçlar Hukuku, 10. B., s. 264 vd.). 2918 sayılı Kanunun 86. maddesinde ise, bu Kanun’un 85. maddesinde düzenlenen sorumluluktan kurtulma ve sorumluluğu azaltma koşullarına yer verilmiştir. Bu düzenlemelere göre, araç işleteni veya araç işleteninin bağlı bulunduğu teşebbüs sahibi, kendisinin veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru bulunmaksızın ve araçtaki bozukluk kazayı etkilemiş olmaksızın kazanın bir mücbir sebepten veya zarar görenin veya üçüncü kişinin ağır kusurundan ileri geldiğini ispat ederse sorumluluktan kurtulabilecek; sorumluluktan kurtulamayan 10 / 51 işleten veya araç işleticisinin bağlı olduğu teşebbüs sahibi ise kazanın oluşunda zarar görenin kusurunun bulunduğunu ispat ederse, hakim, durum ve şartlara göre tazminat miktarını indirebilecektir. Bir zarar sigortası türü olan zorunlu mali sorumluluk sigortasında sigortacı işletenin sorumluluğunu yine ancak sorumlu olduğu çerçevede karşılamakla yükümlüdür. Bu bakımdan zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ile işletenin poliçe limiti dahilinde tazminat sorumluluğunu yüklenen sigorta şirketi gerçek zarardan, işletenin ve eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilerin kusuru oranında sorumlu tutulabilecektir. Somut olayda; davacıların desteği ….`ün bisikletli olduğu sırada davalı taraf nezdinde trafik sigortalı araç sürücüsünün çarpması sonucu vefat ettiği anlaşılmıştır. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında, eldeki dava karşı aracın zorunlu mali sorumluluk sigortasına karşı yönelttiğinden kusur oranlarına göre sorumlu tutulması gerekmektedir. Buna göre; mahkemece, ceza dosyası da değerlendirilerek kusur raporu alınması ve davalı … şirketinin, sigortalısının kusuru oranında sorumlu tutulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.”

Yargıtay 17. Hukuk Dairesi 27.9.2018 tarihli 2015/9226 E. 2018/8291 K. ilamında,

“Dava, trafik kazası sebebi ile ölüme dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 818 Sayılı Borçlar Kanunu’nun 41. maddesinde (6098 Sayılı TBK’nun 49. md.) haksız fiil tanımlanmış, 60. maddesinde de (TBK’nun değişik 72. md.) haksız fiilden zarar görenin bundan kaynaklanan zararının tazmini istemiyle açacağı davaların zararı ve faili öğrendiği tarihten itibaren 1 yıl ve herhalde haksız fiil tarihinden itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresine (TBK’nun 72. maddesinde 2 ve 10 yıllık zamanaşımı süreleri öngörülmüştür) tabi bulunduğu belirtilmiştir.

Buna karşılık 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 109/1 maddesinde; motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine dair talepler için, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak 2 yıl ve herhalde kaza gününden başlayarak 10 yıllık zamanaşımı süresi öngörülmüştür. Maddenin özellikle 2. fıkrasında “dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğarsa” ifadesi ile kanun koyucu, taraf ayrımı yapmaksızın (davacı, davalı veya dava dışı üçüncü kişi) fiil cezayı gerektiriyor ise uzamış ceza zamanaşımının uygulanacağını benimsemiştir. Görüldüğü gibi, BK’nun 60. ve 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 109/2. maddesindeki düzenlemeler, zamanaşımı süresinin başlangıcı yönünden birbirine paraleldir. Aralarındaki tek fark, zamanaşımı süresinin trafik kazalarından doğan tazminat talepleri bakımından 1 yıl yerine, 2 yıl olarak öngörülmesidir. (TBK’nun 72. maddesiyle bu konuda da paralellik sağlanmıştır.) 2918 Sayılı Kanun’un anılan madde hükmünde gözden kaçırılmaması gereken husus, ceza kanununda öngörülen daha uzun zamanaşımı süresinin tazminat talebi ile açılacak davalar için de geçerli olabilmesinin, sadece eylemin ceza kanununa göre suç sayılması koşuluna bağlanmış bulunmasıdır. Bu düzenlemenin iki ayrı sonucu bulunmaktadır. Söz konusu yasa hükmü, ceza zamanaşımının uygulanabilmesi için sadece eylemin aynı zamanda bir suç oluşturmasını yeterli görmekte; bunun dışında fail hakkında mahkumiyet kararıyla sonuçlanmış bir ceza davasının varlığı hatta böyle bir ceza davasının açılması ya da zarar görenin o davada tazminat yönünden bir talepte bulunmuş olması koşulu aranmamaktadır.

Açıklanan ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında; davaya konu trafik kazası 10.11.2003 tarihinde gerçekleşmiştir. Davacılar murisinin öldüğü ve birçok ölüm ve yaralanmanın olduğu olayda ceza zamanaşımı süresi 765 Sayılı TCK’nın 455/2 ve 102/3 maddelerine göre 10 yıldır. Dava 25.06.2013 tarihinde açılmıştır. 765 Sayılı TCK’nın 455/2 ve 102/3.maddesine göre kaza tarihi olan 10.11.2003 tarihinden itibaren dava tarihi 25.06.2013 tarihine kadar uzamış zamanaşımı süresi olan 10 yıllık süre dolmamıştır.”

Av. İrem GÜRBÜZ EREL

VERBİS KAYIT VE KVKK UYUM SÜRECİ DANIŞMANLIĞI

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte kamu tüzel kişileri ve özel hukuk tüzel kişileri birçok veriyi topluyor, depoluyor ve hatta aktarabiliyor. 2016 yılında yayımlanan Kişisel Verileri Koruma Kanunu ile birlikte gelen ve özellikle şirketlere yüklenen ağır yaptırımlar nedeniyle kanuna uyumlu hale gelmek çok önemlidir.

Kişisel veri, gerçek kişiye ait olan parmak izinden dini bilgisine, ad soyadından telefon numarasına kadar her türlü bilgidir. Şirketler yaptıkları işlemler gereği müşterilerinin, çalışanlarının, iş ortaklarının, işyerine gelen ziyaretçilerin kişisel verilerini toplamaktadır. Toplanan verilerin kanun kapsamında korunması kapsamında şirketlerin uyması gerekenler ve tarafımızca verilecek hukuki danışmanlık şu kapsamda olacaktır;

  • VERBİS (Veri sorumluları sicili) kayıt süreci,
  • Kişisel veri envanteri hazırlanması,
  • Kişisel veri güvenlik politikası oluşturulması,
  • Veri sorumlusu olarak aydınlatma yükümlülüğün yerine getirilmesi konusunda gerekli işlemlerin yapılması,
  • Kişisel verilerin saklama ve imha politikası oluşturulması,
  • İlgili tüm sözleşmelerin revize edilmesi,
  • İlgili şirketlerin IT departmanlarıyla işbirliği sağlanması, kanun kapsamında çalışanların bilgilendirilmesi, eğitim verilmesi,

Veri sorumluları için VERBİS’e kayıt olmakla süreç bitmemekte, verilerin korunması, saklanması, imha edilmesi ve tüm bu süreçler devamlılık arz etmektedir. Tüm bu kapsamda bilgi almak isterseniz mail veya telefon yoluyla ulaşabilirsiniz.

ÖDENEN BAZI TAZMİNATLARDA GELİR VERGİSİ İADESİ

30.01.2019 tarihinde yayımlanan 7162 sayılı Gelir Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 4. maddesi şu şekildedir;

193 sayılı Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.

“GEÇİCİ MADDE 89: 27/3/2018 tarihinden önce karşılıklı sonlandırma sözleşmesi veya ikale sözleşmesi kapsamında ödenen tazminatlar, iş kaybı tazminatları, iş sonu tazminatları, iş güvencesi tazminatları gibi çeşitli adlar altında yapılan ödemeler ve yardımlar üzerinden tevkif edilerek tahsil edilen gelir vergisi, hizmet erbabının düzeltme zamanaşımı süresi içerisinde tarha yetkili vergi dairelerine başvurmaları ve dava açmamaları, açılmış davalardan vazgeçmeleri şartıyla 213 sayılı Vergi Usul Kanununun düzeltmeye ilişkin hükümleri uyarınca red ve iade edilir. Bu madde hükümlerinden yararlanmak üzere vazgeçilen davalarla ilgili olarak yargılama giderleri ve vekâlet ücretine hükmedilmez.

Hakkında kesinleşmiş yargı kararı bulunan iade talepleriyle ilgili olarak bu madde hükmü uygulanmaz.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasları belirlemeye Hazine ve Maliye Bakanlığı yetkilidir.”

Söz konusu bu madde uyarınca 27.03.2018 tarihinden önce ödenmiş olan;

  • Karşılıklı sonlandırma ile ödenen tazminatlar,
  • İkale sözleşmesi ile ödenen tazminatlar,
  • İş kaybı tazminatı,
  • İş sonu tazminatı,
  • İş güvencesi tazminatı adıyla ödenen tazminatlardan kesilen gelir vergisi işverenin bağlı bulunduğu vergi dairesine başvuru suretiyle iade alınabilmektedir.

Başvuruda işçinin işvereni ile yapmış olduğu sözleşme, bordro, ödeme dekontlarının aslı gibidir onaylı hali istenmektedir. Ayrıca başvurunun kabulü için işçinin;

  • Düzeltme zamanaşımı süresi içerisinde tarha yetkili vergi dairelerine başvurmaları,
  • Dava açmamaları, ya da açılmış davalardan vazgeçmeleri,
  • Hakkında kesinleşmiş yargı kararı bulunmaması gereklidir.

Kişisel Veri Sorumluları Sicili’ne kayıt süresi uzatıldı.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve muhtelif sektör temsilcileri tarafından Kurumumuza intikal ettirilen Veri Sorumluları Siciline (VERBİS) kayıt sürelerinin uzatılmasına ilişkin taleplerin değerlendirilmesi neticesinde Kişisel Verileri Koruma Kurulunun 03.09.2019 tarihli ve 2019/265 sayılı Kararı ile;

Yıllık çalışan sayısı 50’den çok veya yıllık mali bilanço toplamı 25 milyon TL’den çok olan gerçek ve tüzel kişi veri sorumluları ile yurt dışında yerleşik gerçek ve tüzel kişi veri sorumlularının Veri Sorumluları Siciline kayıt yükümlülüğünü yerine getirmeleri için belirlenen sürenin 31.12.2019 tarihine kadar uzatılmasına karar verilmiştir.

Sicile kayıtlı olmakla mükellef kurumların verilen süre içerisinde kayıt olmamaları halinde KVKK m. 18 gereğince 20.000 Türk Lirasından 1.000.000 Türk Lirasına kadar idari para cezası verilir.

Buna göre, cezai işleme tabi tutulmadan verilen süre içerisinde kayıt ve diğer yükümlülükler yerine getirilmelidir.

Tıbbi Müdahalede Aydınlatılmış Rıza ve Rıza Beyanına İlişkin Özel Durumlar

Tıbbi Müdahale ve Hukuka Uygunluk Nedenleri

İnsanın salt insan olması dolayısıyla elde ettiği vazgeçilemez, devredilemez, hukuka ve ahlaka aykırı olarak sınırlanamaz kişilik hakları vardır. Yaşam hakkı ve vücut bütünlüğüne ilişkin hakları bu haklar arasında en üstün niteliği haizdir. Bu konuya ilişkin İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere, iç hukukumuzda da birçok bağlayıcı norm mevcuttur.

Anayasa, vücut bütünlüğüne dokunulamayacağı temel ilkesine tıbbi zorunluluk ve kanunda yazılı haller şeklinde iki istisna getirmiştir. (AY m.17/2)  Yine Türk Medeni Kanunu kişilik haklarından kişinin tasarruf edemeyeceğini ve kişilik haklarına saldırı halinde bu saldırının önlenmesini talep edebileceğini belirtmiştir. (TMK m.23,24) Bu itibarla, herkesin vücut bütünlüğüne karşı her türlü haksız saldırılardan korunmasını talep hakkı bulunmaktadır.

Tıbbi Müdahale Kavramı

Tıbbi müdahale, teşhis, tedavi, estetik cerrahi, psikiyatrik müdahale, adli muayene, doğum kontrolü gibi en hafif ilaç tedavisinden en ağır ameliyata kadar işlemler örnek olarak gösterilebilir. Doktrinde yapılan bir tanıma göre; “Tıbbi müdahale, resmi ehliyetli kişiler tarafından, kişinin sağlığını, yaşamını, cismani bütünlüğünü tehdit eden fiziksel ve ruhsal bir takım anomalilerin teşhisi, tedavisi, önlenmesi veya nüfus planlaması amaçlarına yönelik olarak tıp biliminin genel kabul görmüş kurallarına ve teknik gereklerine uygun bir biçimde gerçekleştirilen girişim” olarak tanımlanmaktadır[1]. HHY m.4/g’de tıbbi müdahale tanımı yapılmış olup, müdahaleyi tıbbın sınırları içinde gerçekleştirilen fiziki ve ruhi girişim olarak tanımlamıştır. Buna göre, insan vücuduna yapılan her müdahalenin tıbbi müdahale olarak değerlendirilemeyeceği açıktır.

Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluk Nedenleri

Tıbbi müdahale, insan vücuduna karşı yapılan bir müdahale olduğundan kişilik hakkına saldırı niteliğinde olup, kural olarak hukuka aykırıdır[2]. Söz konusu bu hukuka aykırılık hastanın rızası, hastanın üstün nitelikteki yararı ve üstün nitelikte kamu yararı gibi hukuka aykırılığı engelleyen nedenlerden biriyle ortadan kalkabilir; diğer bir deyişle yapılan müdahale hukuka uygun hale gelebilir[3]. Bu nedenler;

  1. Tıbbi müdahalenin yetkili sağlık personeli tarafından yapılması.
  2. Tıbbi müdahalenin yapılması tıbbi bir zorunluluktan kaynaklanmalı, yani endikasyon (tıbbi gereklilik) mevcut olmalı.
  3. Tıbbi müdahalenin öznesi hastanın, aydınlatılmış rızasının alınmış olması veya bu rızanın var sayılmasını gerektiren acil bir durumun varlığı,
  4. Son olarak, tıbbi müdahalenin, tıbbi kural ve standartlara uygun bir yöntemle yapılmış olmasıdır.

Tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek kişiden sadece hekim anlaşılmamalı, 1219 S. Kanun’da ebe (m.47), hemşire(m.68), sağlık memurları (m.3) da yetkili personel kapsamında sayılmakta ve gelişen teknolojiye göre bu personel çeşitliliği artmış ve 2011 yılında yayınlanan 6225 sayılı Kanun ile fizyoterapist (ek m. 13/b), klinik psikolog (ek m.13/a), diyetisyen (ek m.13/ç) gibi çalışanlar da sağlık personeli kavramına eklenmiştir.

Tıbbi müdahalenin hukuka aykırı olmaması için endikasyon varlığı şarttır. Hekim, teşhis, tedavi veya korunmak gayesi olmaksızın hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle, akli veya bendeni mukavemetini azaltacak her hangi bir şey yapamaz. (TDN m.13/3) Ancak, endikasyon kavramı günümüzde yetersiz kalmaktadır. Gebeliğin isteğe bağlı sonlandırılmasında veya estetik ameliyatlarda tıbbi zorunluluk yer almasa da, kişinin sağlık ve refahının sağlanması, korunması ve arttırılması amaçlarına yönelik olması koşulu aranmalıdır[4]. Keza, HHY m.5/a’ya göre sağlık “bedeni, ruhi ve sosyal yönden iyilik hali” olarak tanımlanmış olup, estetik ameliyatları da ruhsal yönden iyileşme kapsamına dahil edebiliriz. Yine, cinsiyet değişikliği, suni döllenme, tedavi amacına yönelik araştırma faaliyetleri doğrudan bir tedaviyi amaçlamamasına rağmen, dolaylı olarak tedaviyi amaçlayan müdahaleler de psikolojik ve sosyal yönden endikasyonun varlığı düşünülmektedir[5]. Bu hususta yeterli açık düzenlemenin var olmadığı eleştirilmekte ve yasal düzenleme yapılması gerektiği ileri sürülmektedir[6].

Diğer bir geçerlilik şartı olan müdahalenin tıp bilimine uygun olarak yapılmasıdır. Şayet, tıp biliminde uygulanması alışılagelmiş kurallara aykırı nitelikteki tıbbi müdahale hukuka aykırı olacak ve gerçekleştiren hekim açısından meslek kusuru teşkil edecektir[7]. Hekimin bilimsel gereklere uygun olarak teşhis koyması ve gereken tedaviyi uygulaması (TDN m.13/1) ve muayene ve tedavi hususunda âzami dikkat ve ihtimamı göstermekle mükellef olduğu[8] ( TDN m.2) olduğu belirtilmiştir.

Hukuka aykırılığı ortadan kaldıran son koşul ise hastanın rızasıdır. Rızadan önce ise yapılacak tıbbi müdahale hakkında hastanın yeterince aydınlatılmış olması gereklidir. Rızanın kapsamı, geçerlilik şartları aşağıda ayrıntılı olarak incelenecektir.

Hukuka Uygunluk Nedeni Olarak Rıza

Tıbbi müdahaleye rıza, yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi bütünlüğü üzerindeki haklarla yakından ilgilidir. Tıbbi müdahaleye rıza beyanı, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakkın kullanılması ile olur.

Tıbbi müdahaleye aydınlatılmış rızanın oluşmasında ana etik ilkenin kişinin bireysel özerkliğine saygı olduğunu savunan görüşe göre[9], özerkliğin kişinin bağımsız ve özgür düşünce ile kendi tercihini belirleme ve kendi bedeni üzerinde hakim olma hakkı olarak tanımlanmış ve kişinin izni olmaksızın yapılan müdahalenin hukuka aykırı olacağını ve sonrasında hekimin malpraktis davasıyla karşı karşıya kalacağını belirtilmiştir.

Yaşam hakkı en temel hak olup, TMK m.23’e göre kişi kendisi dahil kişiliğin maddi, manevi ve iktisadi bütünlüğünün sona ermesi sonucunu doğuracak sözleşmeler yapamaz, bu itibarla ötenazi yasaklanmıştır[10]. (HHY m.13) Örneğin, kişi herhangi bir tıbbi zorunluluk olmaksızın kolunun kesilmesine rıza göstermiş olsa dahi, hukuka aykırılık ortadan kalkmayacaktır.

Kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. (TBK m.27) Buna göre, emredici hukuk kurallarına aykırı olarak verilen rıza geçersiz olacaktır. Bir kişinin böbreklerinden birini bir bedel karşılığında nakline rıza göstermesi, emredici hukuk kuralına aykırılık sebebiyle geçersizdir. (ODNK m.3)

Hastanın iradesini etkileyen etkenler olan yanılma, aldatma, korkutma hallerinin bulunmaması gereklidir. (TBK m.30-39) Rıza, kişinin serbest iradesi neticesinde alınmalıdır. Müdahale, hastanın eşine, çocuklarına zarar vereceği söylenerek alınan rıza, korkutma nedeniyle geçersizdir[11]. Hekim tarafından tıbbi müdahale hakkında yeterince aydınlatma yapılmışsa, yanılma ve aldatma halleri ile rızanın geçerliliğinin etkilenmesi zorlaşacağı görüşü ileri sürülmüştür[12].

Rıza açıklaması tıbbi müdahale yapılmadan önce veya en geç yapıldığı sırada gerçekleşmelidir. Müdahale sonrası verilen rızanın, müdahaleyi hukuka uygun hale getirmeyeceği kabul edilmekte ancak özel hukuk açısından hekimin tazminat sorumluluğunu kaldırmaktadır[13].

Doktrinde bilgilendirilmiş onam veya aydınlatılmış onam kavramlarla da anılan aydınlatılmış rıza “riskleri, yararları ve alternatifleri ile alternatiflerin de risk ve yararlarını kapsayan tedavi uygulamasının, hekim tarafından yeterli düzeyde ve uygun şekilde açıklanmasından ve hasta tarafından hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde anlaşılmasından sonra, tıbbi tedavinin ya da uygulamanın hasta tarafından gönüllülükle kabulü” olarak tanımlanabilir[14].

TTB ise aydınlatılmış rızayı şu şekilde tanımlamıştır; karar verme yeterliğine sahip bir bireyin, kendisine uygulanacak tanı, tedavi yöntemleri ve diğer uygulamalar konusundaki tüm seçenekleri, bu yöntemlerin olası olumlu ya da olumsuz sonuçlarına ilişkin bilgileri aldıktan ve anladıktan sonra, yapılacak işlemlere izin verme, kabul etme sürecidir[15]. Buna göre, rızanın geçerli olması için öncelikle hastanın neye rıza gösterdiği hakkında aydınlatılmasıdır.

Önşart: Hastanın Aydınlatılması

Hastadan rıza beyanı alınmadan önce aydınlatılması gerekir. Hasta, müdahalenin niçin gerektiği ve muhtemel sonuçları konusunda bilgilendirilmiş olmalıdır. Hekimin, başka tedavi imkanları varsa, bunları da hastaya açıklayıp onun tam bilgi ile seçim yapmasına imkan tanıması da gerekir. Hekim, aydınlatma görevini yerine getirirken hastanın psikolojik durumunu da nazara almalıdır. Aydınlatma yükümü, her somut olayın özelliklerine göre, detaylı veya yüzeysel hususlara yönelebilir.

Aydınlatılmış rıza ve rızanın varlığı konusunda ispat meselesinde dikkat edilecek temel nokta “ilk görünüş ispatı” ve “hayatın olağan akışı” kavramlarıdır[16]. Aydınlatma rızanın geçerliliğini sağlamaktadır. Hasta, hangi konuda ne şekilde tedavi gördüğünü bilmeden vermiş olduğu rıza geçerli sayılmayacaktır, dolayısıyla müdahale hakkında gerekli bilgiler verilecek, hastaya düşünmesi için zaman tanınarak iradesi üzerinde herhangi bir baskı kurmaksızın rıza vermesi sağlanacaktır.

Lizbon Hasta Hakları Bildirgesi, zihinsel yeterliği olan erişkin her hastanın kendisi ile ilgili özgürce karar verebilme hakkını tanımlarken sürecin bilgilendirme ve anlamaya dayalı olduğunu vurgulamaktadır. Netice olarak, rıza ancak iyi bir aydınlatma neticesinde geçerli hale gelir. Alınan rıza, eksik aydınlatma, baskı ya da yanıltma yoluyla alındıysa geçersiz olacağına şüphe yoktur[17].

Aydınlatmanın tedavi, karar ve risk aydınlatması şeklinde iç içe olan çeşitleri bulunmaktadır[18]. Tedavi aydınlatması, tıbbi müdahalenin gerekliliği konusunda bilgilendirmek ve tedavinin başarısı veya sağlığına yönelik tehlikelerin önlenmesi için belirli davranış şekillerine uyması konusunda uyarma içerikli aydınlatma türüdür. Karar aydınlatması, hekim tarafından teşhis, tedavi, alternatif tedavi yolları gibi hususlar anlatıldıktan sonra hastanın kendi kaderini bilerek ve isteyerek tayin etmesini oluşma sürecidir. Risk aydınlatması ise, tıbbi müdahalenin icrasında gerekli özen gösterilmesine rağmen çıkabilecek yan etkiler konusunda hastanın aydınlatılmasıdır. Yargıtay kararlarının çoğu risk aydınlatmasının ihlalinden doğan davalar oluşturmaktadır[19].

Aydınlatmanın hastayı olumsuz etkilemesi, hastanın manevi yapısı üzerinde kötü etki yaratacak olması ve tedaviye zarar verme ihtimali gözetilerek, aydınlatma yapılmaması hekimin takdirine bırakılmıştır. (HHY m.19) Aydınlatmanın istisnası olarak da söylenen bir görüşe göre[20], hastada psikolojik bir çöküntüye yol açacak ise aydınlatmanın amacına varamayacağı düşüncesiyle, iyileşme umudunun devamı ve tedaviye zarar vermemek amacıyla aydınlatılmaması gerektiği öne sürülmüştür.

Rıza Ehliyeti

Tıbbi müdahaleye hastanın rıza göstermesi, bir kimsenin kendi vücudu üzerinde karar verme yetkisinden, diğer bir deyişle kişinin kendi geleceğini belirleme hakkından kaynaklanmaktadır[21]. Tıbbi müdahaleye rıza gösterecek kişi kural olarak hastanın kendisidir. Yargıtay da, uygulanacak tıbbi müdahaleye rızanın maruz kalacak kişiye, hastaya ait olacağını açıkça belirtmiştir[22].

Tıbbi müdahaleye geçerli şekilde verilecek rıza için, ilgilinin ayırt etme gücüne sahip olması gerekli ve yeterlidir[23]. Yeterlik kavramı HHY m.4/f’de[24] tanımlanmış ve rıza ehliyeti açısından özellikle aranmaktadır. Yeterlik kavramı, ayırt etme gücü ile yakın ilişkili olup, ayrıca yeterlik kavramının düzenlenmesinin amacı[25], uygulanacak tıbbi müdahalenin karmaşıklığı, müdahalenin sonuçlarını ve önemini anlayabilecek ve buna dair özgürce seçim yapabilme kapasitesine sahip olması olarak düşünülmektedir.

Rızaya ehliyet “hastanın karşılaşacağı tedavi ve müdahaleleri, tıbbi fiilleri anlaması, değerlendirmesi ve bunları vücudu üzerinde uygulanmasını istemesi” olarak tanımlanmaktadır[26]. O halde ayırt etme gücüne sahip olan kişi, ergin olma ve kısıtlı olmama şartlarını da taşıyorsa aydınlatılacak kişi ve rıza beyanı alınacak kişi olarak bizzat hastadır. Hekim, hastanın bulunduğu durum ve koşullar ile tıbbi müdahalenin niteliği de gözetilerek hastanın rıza ehliyetinin olup olmadığını denetler.  

Tam ehliyetsizler ayırt etme gücünden yoksun olup, tıbbi müdahaleye rıza gösterme ehliyetleri yoktur. Kural olarak, onun adına yasal temsilcileri hukuki işlem yapsa da, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların kullanılmasında yetkileri bulunmamaktadır[27]. Kişiye sıkı sıkıya bağlı hakların şahsen kullanılması gerekse de, hastaya yapılacak tıbbi müdahaleye yasal temsilcisi tarafından verilecek rızanın onun menfaatlerine uygun olduğu ve dolayısıyla geçerli kabul edilmesi gerektiği görüşü mevcuttur[28].

Diğer bir görüşe göre ise, yasal temsilcinin vereceği rıza tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirmeyecektir, hasta açısından üstün özel yarar kapsamında tıbbi müdahalenin gerekliliği değerlendirilecek ve varsayılan rıza kapsamında tıbbi müdahaleyi hukuka uygun hale getirecektir[29]. Öğretide yer alan başka bir görüşe göre ise[30], kişinin üstün özel yararı tartışmasız şekilde tespit edilemediği durumlarda, hekimin hastanın varsayılan rızasını araştırması yerine, yasal temsilcisinden alınacak rızanın daha geçerli olacağı savunulmaktadır.

Ayırt etme gücüne sahip olmayan küçüklerde, küçüğün yararına yasal temsilci tarafından rıza gösterilecek olup, bu hususta doktrinde bir tartışma yoktur[31]. Rıza gösterme yetkisi, yasal temsilcinin küçüğün üstün özel yararını gözetmesi ile sınırlıdır, aksi halde küçüğün menfaatine aykırı olan tıbbi müdahaleye rıza işlemi hukuka aykırı hale getirecektir.

Rıza, tıbbi müdahalenin acil olarak yapılması gerektiği ve küçüğün yaşamını devam ettirme amaçlı olduğu durumlarda aranmayacaktır.

Uygulamada yeni doğan bebeklerden alınan topuk kanı uygulaması yasal temsilcileri tarafından AYM’ye bireysel başvuru konusu oluşturmuşsa da, 3359 S. Sağlık Hizmetleri Kanunu m.3/1’de yer alan tedbirler arasında topuk kanı alınması dahil edilmiş ve kanunilik unsuru taşıdığı gerekçesiyle, işleme rıza gösterilmemesi halinde mahkemece sağlık tedbiri uygulanması işlem gerçekleştirileceğini ve bu şekilde maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlali olmadığına kanaat getirilmiştir[32].

Sınırlı ehliyetsizler için tıbbi müdahaleye rıza, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakkın kullanılması şeklinde olacağından TMK m.16 kapsamında yasal temsilcinin rızasına gerek olmadığı şeklindedir. Öte yandan, tıbbi müdahaleye rıza göstermesi gereken kişinin yasal temsilcisi olduğu ifade edilmiştir. (1219 S. Kanun m.70/1, HHY m. 24/1)

Öğretide ileri sürülen görüşe göre, kısıtlılar bakımından vesayet altına alınma sebebi açısından ayrıma gidilerek, küçükler, akıl hastaları ve akıl zayıflığı gibi ayırt etme gücünü etkileyen nedenlerle vesayet altına alınmış kişiler için vasinin rızası aranması gerekirken, savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim, özgürlüğü bağlayıcı ceza veya talebi sonucu vesayet altına alınmış kişilerde vasinin rızasının aranması kişiye sıkı sıkıya bağlı hakkın kullanımını daralttığı, dolayısıyla bizzat şahsının rıza göstermesi gerektiği ileri sürülmüştür[33]. Burada ayırt etme gücünün varlığı ve yeterlik kavramları gözetildiğinde vesayet altına alınma sebebinin araştırılarak rıza ehliyetinin saptanması kanımca da isabetlidir.

Ayırt etme gücüne sahip olan küçükler açısından doktrinde farklı görüşler mevcuttur[34];

Bu görüşün dayanağı, HHY m.24 ve 1219 S. Kanun m.70 olduğu savunulmaktadır. Buna göre, kanuni temsilcinin rızasının yeterli olduğu hallerde dahi, anlatılanları anlayabilecekleri ölçüde, küçük veya kısıtlı olan hastanın dinlenmesi suretiyle mümkün olduğu kadar bilgilendirme sürecine ve tedavisi ile ilgili alınacak kararlara katılımı sağlanır. Ancak, küçüğün görüşü hekim açısından bağlayıcı olmayıp, son kararı verecek yine yasal temsilcidir[35].

Ayrıca, erginlik, evlenme gibi küçüğün rızasının yanında yasal temsilci izni veya icazeti ile geçerli olan işlemler de bu görüşün dayanağını oluşturduğu savunulmuştur[36].

Bu konuda Türkiye tarafından da onaylanmış ve iç hukuk metni haline gelmiş olan Biyotıp Sözleşmesi m.6/2’ye göre “Küçüğün görüşü, yaşı ve olgunluk derecesiyle orantılı bir şekilde, gittikçe daha belirleyici bir etken olarak göz önüne alınacaktır.” Söz konusu hüküm ile, hekim küçüğün yaşına göre iradesinin daha kuvvetli olacağı belirtilmiştir.

Bu görüş, yasal temsilcinin rızasının yanında küçüğün de rızasını şart koşmaktadır. Ayırt etme gücüne sahip olan küçüğün rızası ile tıbbi müdahale, yasal temsilcinin onaylaması halinde gerçekleştirilebilecektir. Görüşün kaynağının, tıbbi müdahaleye rıza beyanının, kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olması gösterilmiştir. Ancak küçük rıza göstermiş olsa dahi, yasal temsilci rıza göstermeyerek tıbbi müdahaleyi engelleyebilecek yetkiye sahiptir. Diğer görüşten ayıran özellik, sadece yasal temsilcinin rızası yeterli olmadığıdır.

Bu görüşe kanunumuzda örnek olarak, gebeliğin sona erdirilmesi gibi önemli bir tıbbi müdahalede ise, velinin rızası yanında küçüğün rızasını da aramıştır. (NPHK m.6/1)

Ayırt etme gücüne sahip olan çocuğun kendi vücudu üzerinde yapılacak işlem için karar verme yetisinin olduğu kabul edilerek çocuğun rızasının tek başına yeterli olacağını belirtmektedir.

TMK m. 16 hükmünde yer alan kişiye sıkı sıkıya bağlı hakkın kullanımında yasal temsilcinin rızasına gerek olmadığı ve yine TMK m. 339/3 hükmü ile “Ana ve baba, olgunluğu ölçüsünde çocuğa hayatını düzenleme olanağı tanırlar; önemli konularda olabildiğince onun düşüncesini göz önünde tutarlar.” şeklinde çocuğun iradesi öne sürülmüştür.

Bu görüşe istisna durumlar olarak, önemli tıbbi müdahaleler ve küçüğün tıbbi müdahaleyi anlayabilme ve kavrayabilme yeteneğinin sahip olmadığı halleridir. Önemli tıbbi müdahalelerde yasal temsilcinin rızasının alınması gerekmektedir[37].

Sınırlı ehliyetliler tıpkı tam ehliyetli gibi ayırt etme gücüne sahip kişilerdir ancak sadece belirli işleri yapma konusunda yasal danışmanı izni veya onayıyla yapabilirler. Bu işlemler, kefil olmak, sulh olmak, bağış yapmak, taşınmaz alım satımı gibi hukuki işlemlerdir. Tıbbi müdahaleye verilecek rıza beyanının kişiye sıkı sıkıya bağlı olan bir hak olduğunu belirtmiştik, buna göre sınırlı ehliyetli kişilerin yasal danışmanının izni veya onayına tabi olmaksızın şahsen rıza gösterebileceği, kendi vücut bütünlüğü hakkında karar verme yetkisi olduğu açıktır.

Rızanın Şekli

Tıbbi müdahaleye rıza, bazı istisnalar dışında herhangi bir şekle bağlı değildir. (HHY m.28)  Kural olarak şekil serbestisi esastır[38]. Tıbbi müdahaleye rıza açık veya örtülü irade beyanıyla verilebilir. Hastanın müdahaleye karşı sessiz kalması veya karşı çıkmaması örtülü rıza olarak kabul edilmemelidir[39]. Hastanın hal ve davranışlarından tıbbi müdahaleye rıza gösterdiği anlaşıldığı durumda örtülü rıza var diyebiliriz. Örneğin[40], kan tahlili ve röntgen istenen hastanın bu işlemler için kolunu uzatması ve röntgen laboratuarına gitmesi örtülü rızadır. Örtülü rızaya hukuken değer tanınması, bu hallerde hekimin hastayı aydınlatması yükümlülüğünden kurtulacağı anlamına gelmemektedir, bu durumda da hastanın aydınlatılması gerekmektedir.

Mevzuatımızda öngörülen istisnalar dışında şekil serbestisi olmakla birlikte, ispat açısından yazılı olarak rızanın alınması önem arz etmektedir. Uygulamada, Yargıtay hastadan rıza beyanının alındığı ve aydınlatmanın yapıldığının ispatının hekime ait olduğunu belirtmiştir[41]. Bunun dayanağını ise, aslında hukuka aykırı olan tıbbi müdahale eyleminin hukuka uygun hale getiren hekim, hukuka uygunluk sebebini her türlü delille ispatla mükellef olacağıdır[42]. Uygulamada ‘rıza formu’ veya ‘aydınlatılmış rıza formu’ şeklinde adlandırılan formlar hastalara imzalatılmaktadır. Rıza formunun ne şekilde olması gerektiği Yönetmelik ile düzenlenmiştir. (HHY m.26) Rıza formunda başlıca hastanın ismi, rızanın verildiği zaman, hastanın hastalığı ve yapılacak müdahalenin türü, müdahalenin olası riskleri, müdahalenin alternatifleri ve müdahale edilmemesinin muhtemel sonuçları, alternatif yöntemlerin riskleri, başarıya yönelik bir taahhüt verilmediği beyanı, hastanın müdahaleye rızası, işlemi yapacak ve rızayı alan hekimin adı, önceden öngörülemeyen durumlar için daha geniş kapsamlı izin ve imzanın bulunması gereklidir. Yargıtay’ın bir kararında[43] komplikasyonların izah edilmediği ve hekim/hastane tarafından ispat edilemediği gerekçesiyle tazminata hükmedilmiştir.

Ayrıca, yine hastadan rıza formuna imza alınmış olsa dahi, formun yeterli şekilde düzenlenmemesi, genel işlem şartları içermesi hastanın yeterince aydınlatılamadığına gerekçe gösterilerek hekimin kusurlu olduğuna karar vermiştir[44].

Rıza Alınması Gerekli Olmayan Durumlar

Hastanın rızasının yazılı olarak alınmasını gerektirir istisnai durumlar mevzuatta belirtilmiştir; büyük ameliyatlar (1219 sayılı Kanun m.70), organ ve doku nakli (ODNK m.6) ile gebeliğin sonlandırılması işlemleri (NPHK m.6), sterilizasyon (NPHK m.4/2), kastrasyon (NPHK m.2/4), insan kökenli biyolojik örnek alınması, aşılanması ve nakli (TMK m.23/3), için rıza yazılı olarak alınmalıdır. Cinsiyet değişikliği (TMK m.40) için kişinin kendi rızasının yanında mahkemeye başvurarak oradan da izin alması, evli olmaması, resmi ve sağlık kurulu raporuyla ruh sağlığı açısından zorunlu olduğunu ispatlaması gereklidir. Yine tedavi ve bilimsel amaçlı tıbbi araştırmalarda Bakanlığın izni ve kişinin rızası aranmaktadır. (HHY m.32)

Genel ispat kuralları uyarınca yazılı olarak rıza beyanının alınması fayda sağlayacaksa da, yazılı alınmamasının geçerliğini etkilemeyeceği ve istisnai durumlar haricinde müdahaleyi hukuka aykırı hale getirmeyeceği açıktır. Burada önemli olan husus hastanın tıbbi müdahale hakkında yeterince aydınlatılması ve bunun sonucunda rıza alınmasıdır. Örneğin, almanca bilmeyen Türk hastanın Almanya’da müdahaleden önce tercüman vasıtasıyla aydınlatılması gerektiğine karar verilmiştir. Yönetmelik değişikliğinden önce tercüman zorunluluğu yer alsa da, maddenin yeni şeklinde de hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde aydınlatmadan bahsedilmiştir.(HHY m.18/1) Buna göre, Türkçe bilmeyen hasta için Türkçe form imzalatılmasının hiçbir anlamı olamayacağı açıktır.

Diş hekimliği uygulamalarında da hastadan yazılı olarak rıza alınmasını öngören bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak sözlü rızanın alınmış olması etik açıdan, yazılı rıza ise hekim açısından hastanın bilgilendirildiğinin ispat aracıdır[45].

Tıbbi müdahalelerde kural olarak hastadan rıza alınması ile hukuka uygunluk sağlansa da, istisnai olarak rıza alınmasına gerek olmayan durumlar vardır. Bunlardan ilki, en temel haklardan yaşam hakkı ve vücut bütünlüğünün korunması için iyileştirme amaçlı yapılan tıbbi müdahalelerden olan acil durumlarda yapılacak müdahalelerde rıza aranmayacaktır. Örneğin, hasta baygın şekilde hastaneye getirilmiş, bu durumda hastadan rıza beklentisi anlamsız olacağından hastanın iyileştirilmesi için ilk müdahaleler yapılmalı, daha sonrasında hasta yakınlarına bilgi verilmeli ve hastanın durumuna göre tedavinin seyrine göre yapılacak işlemler için hastadan veya yakınlarından rıza alınacaktır.

Diğer bir durum ise kamu sağlığını ilgilendiren durumlardır. Zorla tedavi yani rıza alınmasına gerek duyulmaksızın tedavi, mevzuatta çeşitli kanunlarda yerini almıştır[46]. Salgın hastalıklar söz konusu olduğunda tek bir hastanın değil kamu sağlığı öncelik tutulmuş ve hastadan rıza alınmadan tedavi ve kamu sağlığı korumak amaçlanmıştır.

Buradaki hukuka uygunluk nedeni TMK m.24/2 “daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça” şeklindeki hükümden kaynaklanmaktadır.

Üstün Özel Yarar

Hekimin hastanın rızasını aramaksızın doğrudan müdahale edebilmesi için; kişinin kendisinden veya kanuni temsilcilerinden hukuken kabul edilebilir bir rıza açıklamasının alınmasının durumun aciliyeti ve sair sebeplerle fiilen mümkün olmaması, tıbbi müdahalede bulunulmaması halinde hastanın ölüm tehlikesi veya sonradan telafisi çok güç olacak ağır zarara uğrama ihtimalinin kuvvetli olması koşullarının gerçekleşmiş olması gereklidir[47].

Acil tıbbi müdahaleler söz konusu olduğunda, hastanın rızası alınamasa dahi, kişinin yaşam hakkı ve vücut bütünlüğünün devamını sağlamak amacıyla tıbbi müdahale yapılabilir. Örneğin, hastanın bilincinin kapalı olduğu durumlarda, yakınlarına da ulaşılmadığı takdirde yaşam hakkı gözetilerek rıza aranmaksızın derhal tıbbi müdahaleye girişilir. Burada hekimin müdahalesi rıza ile değil, hastanın üstün nitelikte özel yararı ile hukuka uygun hale gelmektedir.

Doktrinde bir diğer görüşe göre, tıbbi müdahalede rızanın alınmamasının dayağı hastanın varsayılan rızasıdır[48]. Hastanın varsayılan rızasının belirlenmesinde; somut olaydaki hastanın kişisel durumu, bireysel yararları, arzuları, ihtiyaçları, hasta iradesinin açıklayacak durumda olsaydı, nasıl bir irade açıklamasında bulunacağının araştırılması gerekmektedir[49]. Hekim olağan şartlarda hastanın yararlarına uygun olan durumu, başkaca bir irade beyanında bulunmasına gerekçe olabilecek herhangi bir neden olmadığı takdirde varsayılan rıza dahilinde kabul edebilir. O halde her somut olayda, varsayılan rızaya ilişkin bu esaslar dikkate alınarak, varsayılan rızanın bulunup bulunmadığının tespiti gerekecektir.

Tacir’e[50] göre ise, hekimin hastanın rızasını varsayması kendi geleceğini belirleme hakkını zedeler. Bu durumda hekim, hasta adına da olsa aslında kendi iradesini ortaya koymaktadır. Kaldı ki acil durumlarda hasta iradesinin hangi yönde olduğunu varsaymak ve belirlemek imkânsızdır. Bu nedenle rızanın varsayıma dayanılarak değil, zorunluluk nedeniyle meşrulaştığı kabul edilmelidir. Bu görüşe katılıyoruz ve kişinin üstün nitelikte özel yararı hukuka uygunluk nedenidir.

Kişinin üstün nitelikte özel yararı görüşünden gidilirse, kişinin yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü esas alınması gerekmektedir. Buna göre, hapishanede açlık grevi veya ölüm orucuna giden tutuklular için hayatları tehlikeye düşene kadar herhangi bir müdahalede bulunulamayacak ancak yaşamı tehlikeye düştüğü takdirde tercihine aykırı olsa dahi, yaşam hakkı üstün tutularak tıbbi müdahalede bulunulacaktır. Burada varsayılan rıza esasından gidildiğinde ise, kişi yemek yememeyi ve ölmeyi tercih etmiştir ancak rızası dahilinde dahi olsa kişi kendi yaşam hakkını sonlandırılamayacaktır.

Üstün Kamusal Yarar

Kamu sağlığını ilgilendiren durumlarda, kişinin tıbbi müdahaleye rızası olmasa dahi tıbbi müdahale girişimi yapılabilecektir. Örneğin, bulaşıcı hastalıklardan olan kolera, veba gibi hastalıkların önlenmesi için 1219 Sayılı Kanun m.67 düzenleme yapmıştır.

Okullarda küçük yaşlardan itibaren aşı yapılmaya başlanır, söz konusu aşılar hakkında rızanın aranıp aranmayacağı süregelen bir tartışma konusudur. Aşı, niteliği itibariyle acil bir müdahale olmayıp aksine önleyici ve uzun vadeli bir tedavi şeklidir. Bu nedenle acil bir tehdidin varlığı söz konusu olamayacağından rızanın alınması gerekecektir.

Başka bir yönden inceleyecek olursak, salgın hastalıkların varlığı halinde kamu sağlığını korumak amacıyla yasal düzenleme yer alsa da, önce salgının tespit edilmesi daha sonrasında aşının zorunlu tedavi olarak uygulanması gerekeceğinden genel aşı zorunluluğu olarak değerlendirilemeyecektir. Mevzuatımızda sadece çiçek aşısının zorunlu olarak yapılmasına ilişkin yasal hüküm bulunmakta olup, diğer aşılar zorunlu olmayıp, rıza aranması gerekmektedir.

Yargıtay bir kararında da[51] tıp biliminde her müdahalenin ilgilisinin bilgilendirilip muvafakatı alındıktan sonra yapılabileceği, aşının da önleyici bir müdahale olduğu, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’nun 89. Maddesinde yer alan aşı için muvafakat etme zorunluluğunu ortadan kaldırmayacağını belirtmiştir. Keza, bu konuda Anayasa Mahkemesi de yakın zamanda rıza verilmediği durumda aşı yapılamayacağına dair karar vermiştir[52]. Kararda zorunlu aşı uygulamasının vücut bütünlüğüne bir müdahale olduğu, rıza ve gerekli yasal mevzuat düzenlenmeden yapılan müdahalenin kişinin maddi ve manevi varlığın korunması ve geliştirilmesi hakkının ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Hukuk Yargılamasından Doğan Bazı Davalar

Hukuk yargılamasından doğan bazı davalarda kişinin rızasına ihtiyaç duyulmaksızın tıbbi müdahaleye olanak tanınmıştır. Soybağı davaları, tanıma, babalık davalarında uyuşmazlığın çözümü için kan ve doku örneği alınması gerekmektedir. Bu durumda taraflar ve üçüncü kişiler, soybağının belirlenmesinde zorunlu olan ve sağlıkları yönünden tehlike yaratmayan araştırma ve incelemelere rıza göstermekle yükümlüdürler. (TMK m.284/2) Buna ilişkin rızanın verilmeyeceği durumun aleyhine olacağı belirtilmiştir. Buna karşın HMK m.292/1 hükmü “Uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir.” şeklinde kan ve doku alınmasının zorunlu olduğunu belirtmiştir. Yargıtay tarafından HMK m.292 benimsenmiş ve zorla kan alınmasına ilişkin karar vermiştir[53].

Rızadan Vazgeçme

Rıza, kişiye sıkı sıkıya bağlı hak olup bir irade beyanıdır, verilmiş olan rızadan vazgeçme TMK m.23 ve 24 maddelerine göre rızanın kişilik hakkı olması sebebiyle geri alınması da bir hak olup mümkündür. Burada rızadan vazgeçilmesi durumunda, kişinin yaşamını ve sağlığını tehlikeye atmaması gerekmektedir.

Rızanın geri alınması hastanın tedaviyi reddetmesi anlamına gelmektedir. Hastanın tedaviyi reddetme ve durdurulmasını isteme hakkı HHY m.25 hükmünde düzenlenmiştir. Tedavinin durdurulmasına ilişkin isteğin yazılı olarak alınması gerektiği ifade edilmişse de, hastanın belgeyi imzalamaktan imtina etmesi mümkündür[54]. Rızanın verilmesi şekle bağlı değilken, vazgeçmek de şekle tabi olmaması gerekmektedir.

Bu duruma ilişkin acı ve baştan sona tamamen hukuka aykırı bir örnek sunmak isterim[55], küçük kıza karaciğer nakli yapılması gerekmektedir ve kızın babasıyla ciğerleri uygun olduğu anlaşılmış ve nakil için gerekli muvafakat alındıktan sonra ameliyata başlanmıştır. Devamında babanın ailesi, ameliyata rıza vermediklerini beyan ederek hastanede olay çıkarmış ve işlemin sona erdirilmesini istemişlerdir. Bunun üzerine ameliyata giren hekimler bir süre ikna çalışmalarının sonrasında tutanak tutarak ameliyata son verirler. Neticesinde küçük kız vefat eder, baba ise ameliyat öncesinde rıza verdiğini, eşinin de müdahaleye muvafakatı olduğunu belirterek davacı olacağını beyan etmiştir. Olaylar silsilesine hukuki çerçeveden bakıldığında organ nakli işlemleri için yazılı rıza aranacağı kanun hükmü ile belirlenmiştir, baba nakil için onay vermiş, çocuğa yapılacak müdahale içinse anne ve baba birlikte muvafakat vermişlerdir. Keza, acil nitelik taşıyan, hastanın bilincinin kapalı olduğu, hayati tehlikesinin bulunduğu ya da bir organının kaybı ya da fonksiyonunu ifa edemez duruma gelecek hallerde, rıza aranmaz, durum kayıt altına alınır. Bu durumda babanın yakınları olan şahısların rıza ehliyeti bulunmamaktadır, rızadan vazgeçme beyanlarının hiçbir hukuksal gerekçesi yoktur.

Rıza her zaman geri alınabilir ise de, rızayı veren kişi tarafından geri alınabileceği için üçüncü kişilerin beyanı hükümsüzdür. Rıza göstermeye yetkili olan yasal temsilciler, rızanın geri alınması hususunda da yetkilidir.

Rıza verildikten geri alınana kadar yapılan işlemler geçerliliğini korusa da, geri alındıktan sonra yapılan tıbbi müdahaleler hukuka aykırı olacaktır.

Rızanın Verilmemesi

Hastaya tıbbi müdahale hakkında gerekli bilgi verilmiş, ergin ve ayırt etme gücü olmasına rağmen rıza vermediği durumda yapılacak müdahale hukuka aykırı olacaktır. Bu husus hastanın tedaviyi reddettiği anlamına gelir. Hastaya rızası dışında zorla müdahalede bulunulamayacağından tıbbi müdahaleye rıza verilmediğine ilişkin hekimi de koruma altına almak adına yazılı tutanak tutularak, hasta ve hastanın yakını varsa yakınından da imza alınır. Belgenin hasta ve yakını tarafından imzadan imtinasının mümkün olduğunu söylemiştik, o halde hekimler sağlık çalışanlarıyla birlikte aralarında tutanak tutabilir[56].

Rıza verilmemesi halinde yapılacak tıbbi müdahalenin hukuka aykırılığının istisnası hastanın yaşamının tehlikeye girme halidir. Bu durumda hastanın vücut bütünlüğünün tehlikeye düşmesi halinde yaşam hakkı üstün tutularak müdahalede bulunulabilecektir.

Kişi, ayırt etme gücüne sahip olduğu ve hayati tehlikesinin bulunmadığı dönemde açıklamış olduğu irade beyanıyla rızasını esirgeyebilir. Örneğin, kanser hastasının kemoterapiyi reddetmesi, tedaviyi red anlamına gelmekte ve yaşam süresi kısalacağı bilerek tedaviye başlanmaması gerekir[57].

Ayırt etme gücü olmayan küçük ve kısıtlıların yasal temsilcileri tarafından rızanın verilmemesi halinde ne olacağı incelenmelidir. Yasal temsilcinin küçüğün menfaati ve üstün yararına olan ve yapılması gereken bir tıbbi müdahaleye rıza göstermediği, velayet hakkının kötüye kullanılması olur, bu durumda da mahkeme kararıyla izin alınır. Ayrıca Çocuk Koruma Kanunu hükümleri uyarınca çocuk hakkında acil sağlık tedbiri alınması da istenerek, Savcılık veya direkt çocuk hakimine başvurulabilir. Sağlık tedbiri, çocuğun fiziksel ve ruhsal sağlığının korunması ve tedavisi için gerekli geçici veya sürekli tıbbî bakım ve rehabilitasyonuna, bağımlılık yapan maddeleri kullananların tedavilerinin yapılmasına yönelik tedbirdir. (ÇKK m.5/1-d) Küçüğün üstün yararına aykırı olacak şekilde davranan veli nedeniyle hekim yada ilgili herkes sağlık tedbirinin uygulanmasını talep edebilir. Küçüğün hayati tehlikesinin bulunduğu durumda, üstün özel yararı gereği rıza ve mahkeme kararı aranmaksızın tıbbi müdahale gerçekleştirilmelidir.

Gebe kadının doğumu sırasında gerçekleşen rızanın esirgenmesi de bir tartışma konusudur. Ceninin sağ olarak dünyaya gelmesi için gebe kadının rızası aranmaksızın tıbbi müdahale yapılabileceğine ilişkin hüküm yoktur. Cenin tam ve sağ doğmakla kişi sıfatı kazanacağından, üstün nitelikte yararı söz konusu olamayacaktır[58].


Kaynakça

[1] ÇİLİNGİROĞLU Cüneyt, Tıbbi Müdahaleye Rıza, Filiz Kitabevi, İstanbul 1993, s.15.

[2] ADIGÜZEL, Sibel, Hekimin Aydınlatma Yükümlülüğü, Türkiye Adalet Akademisi Dergisi, Yıl: 5, S. 19, Ekim 2014, s. 945-946.

[3] OĞUZMAN, M. Kemal/ SELİÇİ, Özer/ OKTAY-ÖZDEMİR, Saibe, Kişiler Hukuku (Gerçek ve Tüzel Kişiler), 14. Bası, Filiz Kitabevi, İstanbul 2014, s. 159-160.

[4] BADUR, Emel, Tıbbi Müdahaleye Rızanın Özellik Gösterdiği Haller, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017, s.40.

[5] PETEK Hasan / GÜRBÜZ Meral, Sağlık Hukuku, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Yayınları, Eskişehir 2013, s.77.

[6] HAKERİ, Hakan, Tıp Hukuku, Seçkin Yayıncılık, 2012, s. 408.

[7] ÇİLİNGİROĞLU, s.33.

[8]Bkz. YHGK E.1971/4-137/105, T. 16.02.1972, (Kazancı İçtihat Bilgi Bankası): “Basit bir parmak muayenesiyle biyopsi yapmadan rektum kanseri tanısı konularak gereksiz yere yapılan ameliyat sonucu ömrünün sonuna kadar büyük aptesini karnından yapmak durumunda bırakılmasında davalı yüzde yüz kusurludur.” ilamı.

[9] BIGSS, Hazel, “Aydınlatma ve Sır Saklama Yükümlülüğü: Uygulama ve Malpraktis”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Sağlık Hukuku Kurultayı, 1-3 Kasım 2007, Ankara Barosu Yayınları 2008, s.53.

[10] ÖZSUNAY, Ergun, “Alman ve Türk Hukuklarında Hekimin Hastayı Aydınlatma Ödevi ve İstisnaları”, Türk Hukukunda Hekimin Hukuki ve Cezai Sorumluluğu, MHAUM, Sorumluluk Hukukundaki Yeni Gelişmeler V.

Sempozyumu, Fakülteler Matbaası, İstanbul, 1983. s.99-100. ; OĞUZMAN/SELİÇİ/ÖZDEMİR, s.159.

[11] ÇAKAL, Ayça, Türk Özel Hukukunda Tıbbi Müdahaleye Rıza, Seçkin Yayınları, Antalya 2018, s.128.

[12] ÇİLİNGİROĞLU, s.75.

[13] HAKERİ, Hakan, Tıp Hukuku, Seçkin Yayınları, İstanbul 2016, s.   .

[14] PETEK Hasan / GÜRBÜZ Meral, Sağlık Hukuku, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir 2013, s.61.

[15] Türk Tabipleri Birliği Aydınlatılmış Onam Bildirgesi Etik Bildirgeleri Türk Tabipleri Birliği Etik Kurulu, Birinci Baskı, Mayıs 2010, Ankara Türk Tabipleri Birliği Yayınları.

[16] SAVAŞ Halide, Diş Hekimliğinde Aydınlatılmış Rıza, IV. Sağlık Hukuku Kurultayı, Ankara Barosu, Ankara 2012, s. 276-278.

[17]  Bkz. TTBAydınlatılmış Onam Bildirgesi.

[18] PETEK/GÜRBÜZ, s. 65.

[19]  Bkz. Yarg. 4. HD, 7.03.1977 – E. 1976-6297, K. 1977-2541 ilamı.

[20] ÖZSUNAY, s. 46 vd.; HAKERİ s.317-318.

[21] ADIGÜZEL, s. 948.

[22] Bkz. Yarg. 4. HD. 6297 E. 12541K. 07.03.1977 T. ilamına göre “Kişiler kendi vücutları üzerinde ayrık durumlar hariç, ancak kendileri tasarrufta bulunabilir ve tehlikelere karşı yine kendisi karar verebilir. Tıbbi müdahalelerde de bu genel kuraldan ayrılmamak gerekir. Tıbbi müdahaleler ve hekimin girişeceği diğer eylemler kişinin sağlığını, vücut bütünlüğünü ilgilendirdiği, muhtemel tehlikeleri meydana getirici nitelikte olduğu için, bunların gerçekleştirilmesine karar verme yetkisi hekime değil, müdahalelere maruz kalacak kişiye(hastaya)aittir”.

[23] ÇİLİNGİROĞLU, s. 54 vd.

[24] Bkz. HHY m.4/f “Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan onay verenin önerilen tıbbi müdahalede karşılaşabileceği ya da reddettiğinde doğabilecek sonuçları makul bir şekilde anlama ve değerlendirme yeteneğine sahip olma halini,” yeterlik olarak ifade etmiştir.

[25] ÇAKAL, s.76.

[26] BAYRAKTAR Köksal, Hekimin Tedavi Nedeniyle Cezai Sorumluluğu, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1972, s.130.

[27] OĞUZMAN/SELİÇİ/OKTAY-ÖZDEMİR, s. 82; AKİPEK, Jale G./ AKINTÜRK, Turgut/ ATEŞ KARAMAN, Derya, Türk Medeni Hukuku, Başlangıç Hükümleri, Kişiler Hukuku, 11. Bası, C.I, Beta Yayınevi, İstanbul 2014, s. 316.

[28] AKİPEK/AKINTÜRK/ATEŞ-KARAMAN, s. 317.

[29] ADIGÜZEL, s. 959.

[30] KAHRAMAN, Zafer, Medeni Hukuk Bakımından Tıbbi Müdahaleye Hastanın Rızası, İnönü Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi Cilt:7 Sayı:1 Yıl 2016, s.488.

[31] ŞENOCAK Zarife, Özel Hukukta Hekimin Sorumluluğu, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara 1998, s.73.

[32] Bkz. AYM 2014/4077 Başvuru numaralı, 29.06.2016 T. Muhammet Ali Bayram Başvurusu.

[33] ADIGÜZEL, s.960.

[34] ŞENOCAK, s.73 vd.

[35] ŞENOCAK, s.74 ; BADUR, s.115.

[36] ÇAKAL, s.81.

[37] AYAN, Mehmet, Tıbbi Müdahalelerden Doğan Hukuki Sorumluluk, Kazancı Yayınevi, Ankara 1991, s.11.

[38] ÇİLİNGİROĞLU, s. 71 vd.; ÖZSUNAY, s. 53.

[39] BADUR, s.61.

[40] HAKERİ, s.227.

[41] Bkz. Yarg. 13. HD, 2008/4519 E. 2008/10660 K. 18.09.2008 T. ilamı; “Davalı, davacıyı müdahalenin komplikasyonları konusunda aydınlattığını yazılı belge ile ispat edemediği gibi, beyanında geçen komplikasyon oluştuğu halde tedavisinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır…

[42]ÖZDEMİR, Hayrunnisa, Teşhis ve Tedavi Sözleşmesinde Hekimin Hastayı Aydınlatma Yükümlülüğü, AÜEHFD, C. XII, S. 3-4 2008, s.371; KAYA, Mine, “Hekimin Hastayı Aydınlatma Yükümlülüğünden Kaynaklanan Tazminat Sorumluluğu”, TBB Dergisi, S. 100, 2012, s.67.

[43] Yarg. 13. Hukuk Dairesi E. 2013/17487 K. 2014/794 T. 16.1.2014 ilamı “Hastanın salt ameliyata rıza göstermesi yeterli değildir. Ayrıca, komplikasyonların da izah edilmesi yani bu rızanın da aydınlatılmış rıza olması, komplikasyonların da izah edilmesi yani bu rızanın da aydınlatılmış rıza olması gerekir. Aydınlatılmış onamda ise ispat külfeti hekim ya da hastanededir. Davalı tarafça davacıyı uygulanan müdahale sonrası oluşabilecek komplikasyonların anlatıldığına ilişkin dosyada bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.”

[44] Bkz. Yarg. 13. HD. 2013/14354 E. 2013/16113 K. 13.06.2013 T. ilamında ‘’ Mahkemenin de kabulünde olduğu gibi, dosyaya ibraz edilen onam formu matbu olup, davalı tarafın, davacıyı bu konuda bilgilendirdiği ve gerekçeli açıklamaları yaparak uyardığı hususu ve davacının yeterli derecede aydınlatılıp aydınlatılmadığı, operasyonun kopmlikasyonlarının bilinmesi halinde dahi bu operasyona davacının rıza gösterip göstermeyeceği konuları dosya içeriği ile anlaşılamamaktadır. O halde bu konudaki davalı delillerinin toplanarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma gerektirir.’’

[45] ÇOBANOĞLU, Nesrin, Kuramsal ve Uygulamalı Tıp Etiği, Efil Yayınevi, Ankara 2009, s.69.

[46] Bkz. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu m. 57,64,67,72 ve 88, Ceza ve Güvenlik tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun m.82/3, Genel Kadınlar Ve Genelevlerin Tabi Olacakları Hükümler Ve Fuhuş Yüzünden Bulaşan Zührevi Hastalıklarla Mücadele Tüzüğü m. 25 ve m.32.

[47] ÇİLİNGİROĞLU, s. 48 vd.; OKTAY-ÖZDEMİR, s. 1327.

[48] HAKERİ, s.263.

[49] SÖĞÜT İpek Sevda, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamalarında Aydınlatılmış Onam Sorunu, İstanbul

Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof.Dr.Merih Kemal Omağ’a Armağan, C.16, S.2, Temmuz 2017, Cilt II, s. 627-649.

[50] TACİR, Hamide, Hastanın Kendi Geleceğini Belirleme Hakkı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul 2011,s.174-175.

[51] Bkz. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi E. 2013/21336 K. 2014/4508 T. 3.3.2014 ilamı.

[52] Bkz. AYM’nin 29.06.2016 tarihli 2014/4077 başvuru numaralı Muhammed Ali Bayram kararı.

[53] Bkz. Yarg. 8.  HD. 2017/1248 E. 2017/4772 K.  30.3.2017 T. ilamında “Davalı … yargılamayı takip etmediği gibi DNA incelemesi için hastaneye sevki amacıyla kendisine ulaşılması mümkün olmadığından yargılamanın usul ekonomisi ve Türk Medeni Kanunu’nun 284/2-2. bendi gereğince bu husus davalının aleyhine ispatlanmış kabul edilerek DNA incelemesinden vazgeçilerek davanın kabulüne karar verilmiş ise de, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 292/1. maddesi uyuşmazlığın çözümü bakımından zorunlu ve bilimsel verilere uygun olmak, ayrıca sağlık yönünden bir tehlike oluşturmamak şartıyla, herkes, soybağının tespiti amacıyla vücudundan kan veya doku alınmasına katlanmak zorundadır. Haklı bir sebep olmaksızın bu zorunluluğa uyulmaması hâlinde, hâkim incelemenin zor kullanılarak yapılmasına karar verir hükmünü taşımaktadır. Mahkemece açıklanan yasa hükmü gözetilerek işlem yapılması gerekirken eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi, doğru görülmemiştir.”

[54] BADUR, s. 76.

[55] Bkz. https://www.medimagazin.com.tr/authors/hakan-hakeri/tr-hekim-hastanin-rizasiyla-basladigi-ameliyati-yakinlarinin-itirazi-uzerine-sonlandirabilir-mi-72-64-1793.html

[56] HAKERİ, s. 274.

[57] ÖZDEMİR, Oktay, Tıbbi Müdahaleye ve Tıbbi Müdahalenin Durdurulmasına Rızanın Kimler Tarafından Verileceği, Prof. Dr. Rona Serozan’a Armağan, On iki Levha Yayıncılık, C.II. İstanbul 2010, s. 1330.

[58] BADUR, s.79.

KENTSEL DÖNÜŞÜM KAPSAMINDA ALINAN HARÇLAR İADE EDİLİYOR

Tüketici ve müteahhitler ödemiş oldukları tapu harçlarını iade alabilecek. 6306 sayılı Kanun kapsamında yapılan projelerde hem alıcı hem de satıcıdan satış bedeli üzerinden %2’şer olmak üzere tapu harçları alınmakta, bu da satış masraflarını oldukça arttırmaktaydı.

Kentsel dönüşüm kapsamında yapılan projelerde açık kanun hükmü bulunmasına rağmen Tapu Müdürlükleri kanunu uygulamamakta ısrarcı davranıp tapu harçlarını tahsil etmeye devam etmekteydi.

25.07.2014 tarihinde çıkartılan yönetmelik ile harç muafiyeti getirilmiştir;

“ç) İlgili kurum ile uygulama alanındaki yapıları malik olarak kullanan gerçek veya özel hukuk tüzel kişilerince yapılan;

1) Uygulama alanındaki yapıların dönüşüme tabi tutulmadan önce ilk satışı, devri ve tescili işlemleri ile Kanun kapsamında yapılacak uygulamalar neticesinde meydana gelen yeni yapıların ilk satışı, devri ve tescili işlemleri,

2) Kanun kapsamındaki bir yapıdan dolayı, kredi desteğinden faydalanarak veya tamamen kendi kaynaklarını kullanarak, uygulama alanında veya uygulama alanı dışındaki parsellerde yeni bir yapı yapılması ya da mevcut bir yapının satın alınması işlemi,

Kanun uyarınca yapıldığından, bu işlem ve uygulamalar ile uygulama alanındaki yapılarla ilgili olarak; noterler, tapu ve kadastro müdürlükleri, belediyeler ve diğer kurum ve kuruluşlar nezdinde Kanun uyarınca yapılan diğer işlemler hakkında (a) ve (b) bentlerinde belirtilen vergi, harç ve ücret muafiyetleri uygulanır.

Söz konusu hükme rağmen Tapu Müdürlükleri harç tahsil etmeye devam etmekte ise de, birçok vatandaş tarafından tapu harcının iadesi için açılan davalar Vergi Mahkemelerinden olumlu sonuçlanarak, kanuna aykırı şekilde alınan tapu harçları iade edilmiştir.

Tapu harcının iadesi için, öncelikle satıştan itibaren 30 gün içerisinde Tapu müdürlüğüne, satış işleminden itibaren 30 gün geçmiş ise de, Gelir İdaresi Başkanlığı’na şikayet yoluyla başvurmak gerekmektedir. Başvuruya olumsuz yanıt verildiği takdirde 30 gün içerisinde vergi mahkemesinde dava yoluyla ödenen harçların iadesi alınabilmektedir.

SINAİ MÜLKİYET KANUNU İLE GETİRİLEN YENİLİKLER

Kanun hükmünde kararnamelerin yetersiz kaldığı fikri sınai haklar konusunda nihayet Sınai Mülkiyet Kanunu 22.12.2016 tarihinde kabul edildi ve Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. İşbu kanun ile tasarım, faydalı model, coğrafi işaret, marka, patent, geleneksel ürün adların haklarının korunması amaçlanmaktadır.

Marka ile ilgili getirilen yenilikler;

Öncelikle kapsamı genişletilerek, renk ve ses markaları için başvuru imkanı getirilmiştir. Kanun hükmünde kararnameden farklı olarak, aynı türdeki mal ve hizmetler için önceki marka sahibinin muvafakat etmesi halinde tescili mümkün hale getirilmiş ve böylece birlikte var olma sözleşmelerinin önü açılmış oldu.

Genel itibariyle tescil ve itiraz süreleri daha kısa hale getirilerek, ticarileşme daha hızlı ve etkili olacaktır. Markaya itiraz süresi 3 aydan 2 aya indirilmiştir. Koruma süresi khk ile aynı şekilde 10 yıldır.

Bir marka başvurusu, tescilli coğrafi işaret içeriyorsa, bu başvuru resen reddedilecektir. Bu hüküm ile, coğrafi işaretlerin, üçüncü kişilerin marka başvurusu karşısında korunması sağlanmak istenmiştir.

Tescilli markaların hukuki ihtilaf durumunda iptalleri için mahkemeye gitmeden Türk Patent nezdinde yapılacak bir başvuruyla idari olarak iptal edilebilmesinin önü açılmıştır. Ancak yürürlük zamanı 7 sene süre ile ertelenmiştir.

Marka sahiplerinden, aynı tür marka başvurularına yapacakları itirazlarda markayı kullandıklarına dair belgeler sunması istenebilecektir. İtirazında haklı olduğunu belirten belgelerle ispatlaması istenecektir.

Marka sahibinin izni olmaksızın markayı kullanmak, marka sahibinin izni olmaksızın, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle markayı taklit etmek, markayı veya ayırt edilemeyecek kadar benzerini kullanmak suretiyle, markanın taklit edildiğini bildiği veya bilmesi gerektiği halde tecavüz yoluyla kullanılan markayı taşıyan ürünleri satmak, dağıtmak, başka bir şekilde ticaret alanına çıkarmak, ithal işlemine tabi tutmak, ihraç etmek, ticari amaçla elde bulundurmak veya bu ürüne dair sözleşme yapmak için öneride bulunmak; marka sahibi tarafından lisans yoluyla verilmiş hakları izinsiz genişletmek veya bu hakları üçüncü kişilere devretmek “marka hakkına tecavüz” sayılmıştır.

Başkasına ait marka hakkına iktibas veya iltibas suretiyle tecavüz ederek mal üreten veya hizmet sunan, satışa arz eden veya satan, ithal ya da ihraç eden, ticari amaçla satın alan, bulunduran, nakleden veya depolayan kişiye bir yıldan üç yıla kadar hapis ve 21 güne kadar adli para cezası,

Marka koruması olduğunu belirten işareti mal veya ambalaj üzerinden yetkisi olmadan kaldıran kişiye, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası,

Yetkisi olmadığı halde başkasına ait marka hakkı üzerinde devretmek, lisans veya rehin vermek suretiyle tasarrufta bulunan kişi iki yıldan dört yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılacak.

Patent ve Faydalı Model hakkında getirilen yenilikler;

Patentlerin tescil, itiraz işlemleri hızlanmış, incelemesiz patent sistemi kaldırılmıştır.  Başvuru tarihinden başlamak üzere patentin koruma süresi 20 yıl, faydalı modelin koruma süresi 10 yıl olacak.

Üniversite bünyesinde ar-ge çalışmaları sırasında bulunan buluşlarda tasarruf yetkisi üniversitede, kamu kurumunda çalışan ise kuruma yazılı olarak buluşu bildirmek zorunda olacak.

Coğrafi işaretler ile ilgili yenilikler;

Geleneksel ürün adları ve coğrafi işaretler Kanun’da aynı bölümde düzenlenmiş olup, İşbu başvurulara itiraz süresi de kısaltılmış, 6 aydan 3 aya indirilmiştir. İlanla ilgili maliyetlerin azaltılması amaçlanarak, gerekli ilanların Türk Patent bülteninde yayınlanması öngörülmüştür.

Coğrafi İşaretlerin logo olarak tescili ile beraber bu logoları kullananları denetim mercii denetlemesine olanak sağlanmıştır.  Bütün bunları takip edecek Coğrafi İşaret Dairesi Başkanlığı kurulmuştur. 10 yıl içinde denetim merciinde düzenlenmesi gereken raporlar 2 yıla indirilmiştir.

Tasarım ile ilgili yenilikler;

Tescilsiz tasarımlara da koruma imkanı getirilmiş ve tasarımın kamuya sunulduğu tarihten itibaren 3 yıl süre ile koruma kapsamı altında olacağı düzenlenmiştir.

Tasarım başvurularına itiraz süreci de 6 aydan 3 aya indirilmiştir.

Yenilik ve ayırt edicilik incelemesi getirilerek daha nitelikli ve özgün tasarımların tescil edilmesine olanak sağlanmıştır.

Tasarım ve patent hakkına tecavüz eylemlerinde hukuki tedbirler öngörülmüş ancak marka hakkında tecavüzde olduğu gibi cezai hükümler getirilmemiştir.

Hizmet ilişkisi içerisinde olan çalışanlar buluşlarını, işverene bildirmeli ve işveren buluş üzerinde hak sahibi olacaktır. Hizmet ilişkisi olmayanlar aralarında yapmış oldukları sözleşmeye bağlı kalarak buluş üzerinde hak sahibi olacaktır.

Hızlı imha prosedürü getirilerek, Kanunda yer alan suçlar sebebiyle el konulan veya muhafaza altına alınan suça konu eşya, zarara uğraması veya değerinde esaslı ölçüde kayıp meydana gelme tehlikesinin varlığı ya da muhafazasının ciddi külfet oluşturması halinde bilirkişi incelemesi yaptırıldıktan sonra, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısının talebi üzerine hakim, kovuşturma aşamasında hükümden önce mahkeme tarafından imhasına karar verilecek.

Bu kanundan doğan uyuşmazlıklarda görevli mahkeme Fikri Sınai Haklar Hukuk ve Ceza mahkemeleri, kurum aleyhine açılacak davalarda Ankara Fikri Sınai Haklar mahkemeleri görevlidir.

Yetkili mahkeme ise, sınai hak sahibi tarafından açılacak davalarda davacının yerleşim yeri yada tecavüz halinde fiilin işlendiği yer mahkemeleri, üçüncü kişiler tarafından açılacak davalarda ise davalının yerleşim yeri mahkemeleri yetkili olacaktır.